31 Aralık 2012 Pazartesi

Yıl bitiyor, şöyle bir değerlendirme yazısı yazmak alışkanlık olmuş.

2012 nasıldı? Hastalık, işsizlik, yeni bir iş, yoğunluk, tekrar eden ataklar, hayatıma aniden dahil olanlar, "İyi ki artık hayatımda değil" dediklerim, bira ve sigaradan başka varacak menzil olmaması, hayran olduklarım, sinir olduğum onca haber, uykusuzluk, parasızlık bazen, saçma sapan konuşmalar, gereksiz susmalar, ne yazık ki hiç susmayanlar, kardeş saydıklarım, evlenenler, boşananlar, çocuklar, yorgunluk, yalnızlık, şaşkınlık, ağız dolusu kahkaha atmalar, ağlamalar sızlamalar, yanlış sokaklar, hediyeler, gidenler, yolu gözlenenler...

Dönüp bakınca iyiydi yine de, her şeye rağmen hayattayız.

Ve son olarak "Muhittin, bir daha aşk için ağlarsam şerefsizim lan."

21 Aralık 2012 Cuma

Ben geldim. Sana geldim, vakit erken değildi geç hiç değildi. Bunları sana anlattım, sen de oradaydın. Herkes oradaydı. Hayır, hayaletlerden söz etmeyelim. Sokakları karartırlardı o vakitler. O vakitler biz biraz çocuktuk. Ama çocuklar acımasızdır, bunu hiç unutmadık. Sadece ben geldim, evet sana geldim.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Soluksuz sevişmelerden söz edebilirdim, başka gecelerde söz etmiştim; artık değil. Renklerden, renklere takıntılı ceviz koltuklardan, kadife perdelerden geçtim. Arabaların hızla yol aldığı caddelerden geçtim. Arsız bir kıştı, bitti. Üşüyen cam masalarda iki damla kan bıraktım, gitti. İnandığım her şeyin yerle bir olduğunu da gördüm; karanfil kokulu sigaralar içti sevgilim. Ben biraz huzursuzdum, uykusuzdum. Çıkarın, kimlikleri çıkarın diye bağırdı polis, ben çok küfrettim. Otobüsleri kaçırdım; arsız bir kıştı bitti. Mısır patlattı annem; filmlerin yarısında uykuya daldım. Dalgın kaşıkları mum ışığında bıraktım.
Arsız bir kıştı, bitti.
Kimi zaman olur bu, durduk yere, ortada bir sebep yokken, öylesine, sadece bir sıkıntı kaplar içini. Sadece bir sıkıntı, derin bir anlamı yoktur. Sıkıntının derin bir anlamı olmaz çoğu zaman; bak bu iyi.

Sonra sokaktan meraklı kediler geçer, komşuların bazıları güvercinlerden nefret eder. Çamaşır ipiyle kendini asar bazıları, kalorifer borularını bunun için yaratmıştır tanrı. Tanrının bir planı hep vardır. Sonra sen uyanırsın, yarım bir gülümsemeyle ilahi bir varlık gibi şaşkın şaşkın bakarsın etrafa. Güneşin doğuşuna inanamaz bazıları, karanlık her zaman iyi.

Birkaç saatlik bir uykudur bazen huzur, eski bir bahçe, yıkık duvarlar da olabilir. İmkân dahilinde olan her şey er geç yaşanır, tanrı ayrılıkları bu yüzden yaratmıştır belki de. Kendine dikkat et, hoşça kal. Ayrılık sözleri hep anlamsızdır zaten, bak bu da iyi.

Kusursuz yalnızlıklardan söz eder biri, uzun boylu kel bir adam olabilir,mutlaka içki gerekir konu yalnızlıksa. Herkes her zaman yalnız, sadece bunun için yaratmıştır tanrı sözcükleri.

7 Aralık 2012 Cuma

Şimdi ve sonra, orada ve burada, her an, her yerde, iki kişi, üç kişi, beş kişi, şimdi burada ve sonra orada, bedenler, sözler, ayrılıklar, imkansızlıklar, iki kişi, üç kişi, beş kişi, altı hiç olmadı, şimdi, orada ve sonra burada...

6 Aralık 2012 Perşembe

Sevgili E.B,

Can kardeşim sonumuzu arıyoruz, evet kesinlikle. Ve nihayetinde belamızı buluyoruz. Aşk öyküsü yazamam ki ben erikli pastam, bünyeye uygun değil vesselam.

Varacak menzil de yok E.B, hadi biraz daha uyuyalım. Sonra devam ederiz hayatın arkasından atıp tutmaya.

Sokaklarda sonumuzu arıyoruz can kardeşim, seni çok özledim.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Tanışıklık ve arkadaşlık arasındaki ayrım, bunu hissetmenin dayanılmaz çekiciliği elbette.

9 Kasım 2012 Cuma

İlk Aşka Ağıt

''Bir saplantının biraz hayal biraz gerçek tarifi''

Tüm kitapçılarda ve online kitap satış sitelerinde


Murat Sezer'den mutsuzluğa dair çarpıcı bir roman

Edebiyatla ilgilenmesek daha mı mutlu olurduk?
Roman kahramanlarına özenmeseydik, hikâyelerde kendimizi kaybetmeseydik daha mı huzurlu olurduk?
Edebiyat bazılarımız için hayatı anlayabilmenin tek yoludur, bazılarımız içinse hayatın ta kendisi. Genç ve yetenekli bir yazarın gündelik hayata dair, yalın ama etkileyici üslubuyla karşılaşmaya ne kadar hazırsınız?
Murat Sezer, okuru aşka ve yalnızlığa dair anılarıyla yüzleştiriyor, geçmişine doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Kolay bir yolculuk değil elbette bu, hayat kadar gerçek, hayat kadar çelişkili, hayat kadar hüzünlü kimi zaman.
Samimi bir anlatım, şaşırtıcı bir kurgu, günlük dilin tüm imkânlarını kullanan, zeki bir yazar var karşınızda. Murat Sezer okuru yabancısı olmadığı ama unuttuğu duygularıyla baş başa bırakıyor.

2 Kasım 2012 Cuma

Şarkılar diyorum bazen yalan söyler, şiirler de bazen yalan söyleyebilir, hikâyeler haydi haydi yalan söyler. Düz mantıkla yalanın güzel olduğu sonucuna da ulaşabilirim. Sevgilim, özledim.

16 Ekim 2012 Salı

Şimdi olay tam olarak şöyle gelişti. Ben inandığım her şeyin ama her şeyin yerle bir olduğunu gördüm. Sonra inanacak yeni şeyler buldum elbette, sonra onların da yerle bir olduğunu gördüm. Sonra bir şeylere inanmaktan vazgeçtim, hatta kendime bile.
Sonra... Eve döndüm. Ev diyorum, huzur diyorum, tanıdık bildik diyorum, kötüyse de benim kötüm diyorum, sevinç diyorum, sakinlik diyorum, ev diyorum, evim diyorum.

9 Ekim 2012 Salı

Hani bir şeyler, nasıl yani böyle hafif şekerli bir tat, kıtır kıtır olur ya. Bilirsin işte, tam da öyle. Hafif şekerli, kıtır kıtır bir tat damağımda. Çok yorulmuşum da böyle dinlenmişim gibi, o yorgunluğun mahmurluğu hâlâ üzerimdeymiş gibi. Sonra hava kapalıymış da kendime kahve yapmışım da sokağı falan seyrediyormuşum gibi, elimdeki kitaba arada bir dalıp gidiyormuşum gibi.
Kalabalık bir barın arka bahçesinde, çalan yüksek sesli müziğe aldırmadan kulaklıkla arabesk dinliyormuşuz, sigara üstüne sigara yakıyormuşuz, beyaz leblebiyle rakı içiyormuşuz, şaşkın bakışlara hiç aldırmıyormuşuz gibi.
Yani düpedüz mutlu gibi.

5 Ekim 2012 Cuma

Dışarda akıp giden bir hayat var, koşturmaca var sonra, sıkıntı var, trafik var, kızgınlık var... Var da var; ama evde huzur var. Huzur mutluluk demek, bunu anlayabilmek için etinin kesilmesi gerekiyor. Öyle kocaman yara izleri falan...
Evde huzur var, evde mutluluk var. Evimdeyim, nihayet.
Ve evet, seviyorum.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Her şeye rağmen edebiyatı seviyorum.
Eski fotoğrafları ve kartpostalları seviyorum.
Cevizli, tarçınlı kurabiyeyi seviyorum.
Annemin demlediği çayı seviyorum.
Anneanne yemeklerini seviyorum.
Soğuk Tuborg'u, buzlu rakıyı seviyorum.
Yeşil erikle bira içmeyi seviyorum.
Balıkçı yaka kazak giyen bazı adamları seviyorum.
Renklerden en çok moru seviyorum.
Bazı filmleri ağladığım için seviyorum.
Arıza adamları seviyorum.
Kitap evlerini, en çok da sahafları seviyorum.
Sakarya'daki çiçekçileri seviyorum.
Murat'la Kızılay'a kadar şarkı söyleye söyleye yürümeyi seviyorum.
Ahmet'in sesini seviyorum.
Otobüs yolculuklarını seviyorum.
Uyumayı başardığım geceleri seviyorum.
Sigara kokusunu seviyorum.
Yüzük takmayı seviyorum.
Bazı kadınların sigara tutuşlarını seviyorum.
Hafif hafif esen rüzgarı seviyorum.
Vapurları seviyorum.
Kimi zaman ağız dolusu küfretmeyi seviyorum.
Futbolu seviyorum.
Voleybol maçlarına gitmeyi seviyorum.
Bazı şiirleri, kimi roman kahramanlarını ama en çok öyküleri seviyorum.
Babamın yaptığı resimleri seviyorum.
Pazar sabahlarını, kahvaltı sofralarını seviyorum.
Sevgili şairim demeyi seviyorum.
Susmayı seviyorum.
Durmadan konuşmayı seviyorum.
Olur olmaz her şeye gülmeyi seviyorum.
Deri bileklikleri ve nazar boncuklarını seviyorum.
Bibloları, kedileri, sokak köpeklerini seviyorum.
Rakı ve balık ikilisini seviyorum.
Kendimi yanında huzurlu hissettiğim dostlarım olmasını seviyorum.
Yağmurda ıslanmayı seviyorum.
Papatyaları, fesleğenleri, leylakları ve sakız sardunyaları seviyorum.
Babaannemin anlattığı hikayeleri hatırlamayı seviyorum.
Fındıklı akide şekerini ve peynir şekerini seviyorum.
Halden sebze, meyve almayı seviyorum.
Sevinçten elimi kolumu nereye koyacağımı bilmediğim zamanları seviyorum.
Plakları, eski şarkıların bir kısmını, yeni şarkıların çok azını seviyorum.
Çocukları seviyorum.
Eski öğrencilerimi seviyorum.
Dostlarımı, kardeşlerimi seviyorum.
Sn. Antuan'ı seviyorum.
Balkonlu evleri seviyorum.
Ara sokaklara kurulan pazarları seviyorum.
Bayramlarda akraba ziyaretlerini seviyorum.
Kalabalık ve neşeli sofraları seviyorum.
Babamla el ele yürümeyi seviyorum.
Annemle balkon demirine ayaklarımı uzatıp sohbet etmeyi seviyorum.
İstanbul'u ve İzmir'i ama en çok Ankara'yı seviyorum.
Günün birinde onun yanında olacağımı düşünmeyi seviyorum.
Hayal kurmayı seviyorum.
Yazmayı bazen seviyorum.
Beyaz sabun kokusunu seviyorum.

21 Eylül 2012 Cuma

Mutsuzluğum sana dair değil, sana rağmen hepsi bu.

20 Eylül 2012 Perşembe

Evlerin arka odaları da vardır canım benim, arka odalarda ağlayan kadınlar vardır sonra. Can sıkıntısı vardır, ayakları toplayıp oturulan divanlar vardır. Ütü masaları, çamaşır sepetleri, çiçekli perdeler… Sen bunları bilmezsin elbette. Bilmek istemezsin.

Her sabah aynı güne uyanan kadınlar vardır, apartman boşluğuna bakan mutfaklarda çay kaynar. Çay kaynar, yemek kokuları siner her tarafa. Sonra yavaş yavaş kavrulmuş soğan ve salça kokularında kaybolur hayaller. Hayal dediğin nedir ki zaten canım benim?

Komşu teyzeler, her akşam kapı önüne bırakılan çöpler, çamaşır suyu, arap sabunu... Rengi solmuş pikelerde kaybolan çocukluk anıları, vitrinlerde tozlanan porselen çay takımları, uzaklardan geçen trenler, otobüsler…

Evlerin diyorum arka odaları da vardır.

18 Eylül 2012 Salı

Sevgili B.Y,

Sevgili şairim, birbirimizi tanıdığımız o günün üzerinden seneler geçti. Biz aşkın, dostluğun ve hatta düşmanlığın her halinden geçtik. Birbirimizi bildik, avucumuzdaki cam kırıklarını, neyin bizi kahkahalarla güldüreceğini, hangi türkünün eski fotoğrafları hatırlatacağını...

Kavga ettik, konuşmadık, birbirimizden başka kimsemizin olmadığı zamanlar yaşadık, içki içtik, karşılıklı sustuk, olur olmaz her şeye güldük, havadan sudan konuşmaların arasına sıkıştırdık üzüntülerimizi. Fazla söze hiç ihtiyacımız olmadı ki.

Yarım bir tebessümle hızlı hızlı adımlıyorsun sokakları. Bir şey eksik kalıyor, bir şey hep eksik kalıyor. İçindeki karmaşayı anlatmaya gerek bile duymuyorsun. Uzun parmakların artık saçlarının arasında dolaşmıyor.

Sevgili şairim, uzun boylu fırtınam sen benim çocukluğumsun, gençliğimsin, korkularımsın, yarım bıraktığım öykülersin biraz, çokça mutluluğumsun, huzursuzluğum, uyumsuzluğumsun bazen. Hayatımın orta yerindesin. Biliyorum her zaman sahip çıkamıyorum bize, hata yapıyorum, eninde sonunda başarıyorum seni kızdırmayı. Ama ben seni çok seviyorum. Kendimden öte görmüyorum seni. Sen olmasaydın hayatım nasıl olurdu, bilmiyorum.

Seni kaybetmekten korkuyorum, canının yanmasından korkuyorum. Endişe ediyorum, evet. Oysa bir sürü savaş yaran var senin, her durumda ayakta kalmayı ve hayata devam etmeyi başardın. Ama işte yine de...

Sevgili şairim, canım arkadaşım bugün senin doğum günün. Bir yaş daha alıyorsun, dilerim bu yaş mutluluk ve huzur getirsin sana. Çok ama çok mutlu ol. Sağlıklı, bol paralı ve mutlu ol.

İyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın. Doğum günün kutlu olsun.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Bazılarımız özlemin ne olduğu küçük yaşlarda öğrenir. Bir otobüsün ya da trenin camından akıp giden evleri, köyleri, şehirleri yarım bir tebessümle seyreder, bazı sözcüklerin anlamını hissede hissede öğrenir.

15 Eylül 2012 Cumartesi

Sevgili L.G,

Her şeyin bir zamanı vardır belki de, belki gün gelir bizim de zamanımız gelir. Neyin ne olduğunu bir sıcakken bir de içindeyken anlamazsın. Biz yine bekleyelim Eminönü'nü, İstiklali, Beşiktaşı...

Aşkın aranarak bulunan bir şey olmadığına inanıyorum. Zamanı değilse bile elbet bir bildiği var. Her şeyi unutma ki bir daha canın en baştan yanmasın.

Kış geliyor yine iki gözüm, yağmur yağacak, içimizi titreten ayazlar olacak ve biz ağzımızdan dumanlar çıka çıka türküler söyleyeceğiz.

O zaman yakın vakitte Orhan'ı ardından da rakı şişesinin dibinde kafayı bulalım cantanem.

Mektuplar İyidir- Bilmem Kaç

Sevgili E.B,

Can kardeşim kalbin zamanından söz ediyorlar, zaten herkes durmadan bir şeylerden söz ediyor. Sesler, cümleler birbirine karışıyor. Ben her zamanki gibi şaşkınım, bunca söz içinde kayda değer hiçbir şey yok sanki. Emin değilim, evet.

Aşkın zamanı var mı portakallı kek bakışlı kardeşim? Aşkın zamanı olabilir mi? İçimdeki bu sızı neden hiç geçmiyor? Onun yanında, ondan uzakta, başından beri neden hiç geçmedi, geçmiyor?

Aşkın can yakıcı olmadığını kim söylemişti, bendim o değil mi? Her şeyi unutsam kekikli kurabiyem, her şeyi unutsam.

Kimsenin bizi bilmediği sokaklar bulsak kendimize can kardeşim. Yağmur yağsa sonra, bira içsek, saçma sapan şeylerden söz etsek, kahkahalarla gülsek. Evet, özledim seni.

İstanbul'a gideceğiz yakında seninle, İstiklal'deki o kitapevine mutlaka uğrayacağız, eski fotoğraflar gelecek aklımıza. İstanbul diyorum minik su sebilim, yolculuklar iyi gelmiyor lakin bize.

Sevgili E.B, eylül toparlanıp gitmeden, efkar bizi bulmadan rakı içelim. Orhan'ı ihmal ettik, mutlaka uğrayıp bir çayını içelim. Benim canım hadi türkü söyleye söyleye Kızılay'a yürüyelim.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Bugün bir şey oldu, bu sana nasıl anlatsam ki… Birinin, çok genç birinin ölüm haberini aldım bugün. Üç gün önce karşımda oturmuş bizden istediği çalışmaları anlatıyordu.
O kısacık görüşmede tanıdım onu, bugün tekrar uğrayacaktı; olmadı. Bu kadar az tanıdığım birinin ölümü içimi acıttı, sabahtan beri sersem gibiyim. Ölüm haberleri hep böyledir, deme. Yeterince ölüm haberi aldım. Biliyorum yani… Bunun yeterincesi olur mu?

Sana ölümden söz etmek hep çok garip gelmiştir bana, belki ölümün her yüzünü benden daha iyi bildiğin için, kim bilir? Belki de uykularını yarım bıraktıran kabuslar yüzünden böyle hissediyorum. Her şey mümkün, her şey imkan dahilinde.

Hayat kısacık, hayat çok garip. Hiçbir şeyi ciddiye almamalı belki de ya da her şeyi çok ciddiye almalı.

İçim acıyor, böyle anlarda en çok sana ihtiyaç duyuyorum. Aramızdaki uzaklıktan söz edecek halim bile yok.

Hayat çok saçma, işte bu kadar.

4 Eylül 2012 Salı

Çayı akide şekeriyle içen bir kadın olmak istiyorum bugünlerde ben. Kışın mutlaka kestane şekeri yiyen, reçel yaparken kaç dakika kaynatmak gerektiğini, turşu suyunun ne zaman köpüreceğini bilen bir kadın. Yaş ceviz kabuğunun elleri boyayacağını, incir yaprağı sütünün siğillere iyi geleceğini anlatmak istiyorum dost sohbetlerinde. Zeytinyağlı yaprak sarma yapmak, kuru fasulye pişirmek istiyorum. Güve gelmesin diye kazakların arasına beyaz sabunlar yerleştirmek, ayaklarımı toplayıp pencereden sokağı seyretmek, misafirlere kahve yapmak gibi sıradan isteklerim de var. Hayatın o saçma karmaşasından, iyi insanların başına gelen kötü şeylerden, hastalıklardan, yokluktan, beterin beteri var diyerek avunmalardan, kendini dünyanın merkezi zannedenlerden, kendisi mutsuz olduğu için herkesi mutsuz etmeye çalışanlardan, her şeyi eleştirenlerden, zorbalardan, başarıyı parayla ölçenlerden, paranın önemsiz olduğunu iddia edenlerden, durmadan saf değiştirenlerden, bir şeye körü körüne bağlananlardan uzak olmak istiyorum.
Ben etekleri uçuşan elbiselerimle serin bakışlı bir kadın olmak istiyorum.

2 Eylül 2012 Pazar

İyi şeylerin olmasını istemek çocukluktur belki de, belki de onlar haklıdır. Onlar işte canım bizi bizden iyi tanıdığını iddia edenler, verdiğimiz bütün kararların yanlış olduğunu söyleyenler, kararsızlıklarımızdan şikayet edenler, onlar işte. "Keşke diye bir şey yok ki." diyen o sese inanabilsek mesela, mesela kalbimiz acımasa, mesela aşkın zamanı olmasa...
İyi şeyler diyorum, olacak. Hayat diyorum her şeye rağmen güzel... Bazen kendim bile inanmıyorum, o ayrı.

17 Ağustos 2012 Cuma

Gizli Bahçe vs.

Sana bu mektubu gizli bir bahçeden yazıyorum erikli kekim, şaşı sevgilim. Gizli ve uzak bir bahçe, fesleğenler, ortancalar, salkım söğütler, kiraz ve erik ağaçları… Gerçi sen hatırlamazsın çiçeklere su vermek gerektiğini, şaşkınım sen hatırlaman gereken her şeyi unutursun nasılsa. Nasıl oluyor sahi bu? Bütün bunlar neden oluyor?

Sen martılardan, kargalardan, serçelerden, güvercinlerden, kedilerden, sokak köpeklerinden, havalandırmada filizlenen çiçeklerden falan söz et. Bak hepsini sana bıraktım. Ben hayatın komik bir yanı olduğunu anlatırım herkese. Hayat diyorum sarsak bakışlım, hayat güzel.

Katran karası şekerli leblebim gizli bir bahçe burası, hafif bir esinti, saçlarım omuzlarıma değiyor. Çay kokusu sarıyor etrafımı, sen çay içmekten anlamazsın ama neyse. Mahmur kedi sesli sevgilim deniz diyorum al senin olsun, vapurlar, karabataklar, balıklar. Hepsi senin olsun. Ben müsadenle yaşamaya gidiyorum, hayatın orta yerinde durmayı seviyorum. Gerçekler diyorum karanfilli suyum, senin boyunu aşar. Bir şarkı söyle hadi yalanlara belki inanırız.
Bazı insanlar bazı kitaplar gibi...

13 Ağustos 2012 Pazartesi

O Yıllarda Çocuk Olmak

Zalimlerin zulmünün; sevenlerin ise Allah'ının olduğu yıllardan hemen sonraki, zalimlerin Allah'ının; sevenlerin ise birbirlerine ettikleri zulümden başka hiçbir şeyinin olmadığı senelerden hemen önceki plastik yıllardı. O zamanlar kırmızı saçlı bir kadın şarkısında sevgilisine, hovarda olduğunu, bu yüzden de ona kıymaması gerektiğini söylüyordu, şişme bot gibi dudakları olan başka bir kadın ise eğer mahallemizden geçersen bu zilliler seni ham yapacak diye abinin birini önceden uyarıyordu, ayrık dişli bir çocuk millete açık açık kıl oluyordu.

Öğlenleri televizyonda yeşilçam filmleri izliyordum, pazar günlerini ise trt'deki western filmler yüzünden izleyecek bir şey bulamadığım için hiç sevmiyordum.

Bir ara, çok kar yağan bir kış günü gözlüklü, kel, hafif tombalak gazeteci bir amcanın öldüğünü duydum. Yine başka bir kış günü, televizyonda çocuklara oyunlar oynatan uzun saçlı sakalı amcanın öldüğünü öğrendim hatta tüm kanallar onları verdiği için çizgi filmleri kaçırdığıma üzüldüm. Akşam Power Rangers'i izleyince üzüntüm geçti.

Akşam babam haberleri izlerdi ve ben ona hep çok kızardım. Sonra bir gün bir kaza oldu alakasız bir sürü amca aynı arabanın içinden çıktı, arkasından gelen günlerde biz de kazadan sonra yollarını bulabilsinler diye ışıkları kapatıp açtık eğlenceli oldu. Babama bir daha haber izlediği için kızmadım.

İçtiğim kolanın şeridinden karşı tarafa bedava var mı diye baktığım yıldan tek hatırladığım ise izlediğim ilk dünya kupası maçıydı ve o gün japonların da futbol oynayabildiğini gördüm.

Sonra düğüne gittik bir gün orada omuzlarının içine sivri süngerler koymuş kabarık saçlı kadınlar, ağaç desenli gömlekler giyen adamlar gördüm. Sıkıldım atari salonuna gittim. Akşama da babama bize atari al diye tutturdum. Babam da beni ''yeter film başlıyor'' diyerek susturdu. Sigara gecesi sineması gibi bir şey dedi ama hatırlamıyorum.

Halamlara gittim bir gün, iki tane abim vardı orada ve ben her şeyi onlardan öğrenirdim. O gün duvardaki resimlerde bir değişiklik vardı. Uzanmış sigara içen küt saçlı ablanın yanında bir de dövüşen sabun gibi bir filmin resmi vardı. Sıkıldım, gittim sokakta taso oynadım.

Sonra ne mi oldu? Sıcak bir yaz günü yer acayip sallandı. Günlerce haftalarca deprem konuşuldu o zamanki tüm çocuklar bu yüzden aniden biraz daha büyüdü. Ertesi yıl devletin parası bitti. Onların parası bitince bizim de paramız bitmiş sayıldı sonra biz büyüdük.

12 yaşına kadar hayat güzeldi de sonra boka sardı her şey...

Murat Sezer


10 Ağustos 2012 Cuma

Hikâye


senin dudakların pembe
ellerin beyaz,
al tut ellerimi bebek
tut biraz!

benim doğduğum köylerde
ceviz ağaçları yoktu,
ben bu yüzden serinliğe hasretim
okşa biraz!

benim doğduğum köylerde
buğday tarlaları yoktu,
dağıt saçlarını bebek
savur biraz!

benim doğduğum köyleri
akşamları eşkıyalar basardı.
ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
konuş biraz!

benim doğduğum köylerde
insanlar gülmesini bilmezdi,
ben bu yüzden böyle naçar kalmışım,
gül biraz!

benim doğduğum köylerde
kuzey rüzgarları eserdi,
hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır
öp biraz!

sen türkiye gibi aydınlık ve güzelsin.
benim doğduğum köyler de güzeldi.
sen de anlat doğduğun yerleri
anlat biraz.

Cahit Külebi

Mektuplar İyidir-24

Sevgili E.B,

Bir yıl... 365 gün bilmem kaç saat... Geçip gitti işte, neler gördük bir yılda?
Hayatımıza dahil olanlar, gidenler, gitsin diye gözünün içine baktıklarımız, hastalıklar, yolculuklar, yokluklar, suskunluklar, içimize akan gözyaşları, intihar düşünceleri, hayatı sevmeye çalışma girişimleri, hep kaybedilen savaşlar, mevsimler, yağmurlar, soğuk biralar, kendini akıllı zanneden aptallar, birileri bizi feci kandırıyor demeler... Daha neler neler!

Yan yanayız yine, yine ağustos, akşam erken iniyor şehre, hava çok sıcak değil, yeni işler, yeni insanlar, eski hayaller ve biz.
Başladığımız yerde miyiz? En azından olmaktan korktuğumuz yerde değiliz.

Can kardeşim, hayat sana bir şey daha öğretti. Can sıkıcı bir öğretmen hayat dediğimiz. Ama işte yaşıyoruz, öğreniyoruz. Yenildiğimiz savaşlara ekleyelim bunu da, sen zaten dövüş sporlarından hiç hoşlanmazsın.

E.B, çörekli kekim, yeşil erik bakışlı kardeşim git uzaklara, kafanı dinle ama sonra yine gel, hep gel.

Biz varsak her şey komik, her şey güzel.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Kimsenin bilmediği bir bahçe, kareli masa örtüsü, ortancalar, masada küçük bir saksı fesleğen, hafif bir rüzgâr, cırcır böcekleri, sayfaları havalanan dergiler, salkım söğüt, beyaz sabun kokusu, biraz müzik, birlikte susmak...

Hayattan beklediğim sadece budur, bugün için!

7 Ağustos 2012 Salı

Sıcak Çarpması

Ağustos başladı, bitecek nerdeyse... Eylül gelecek sonra, sonra ekim. Doğum günüm gelecek sonra. Yaşlanacağım biraz daha. Aldırmayacağım, yaşımı göstermiyorum nasılsa. Yaşımı hissetmiyorum, bazen yaşadığımı da hissetmiyorum ya neyse.

Bir yılı daha bitereceğiz sonrasında. Ayrı geçen bir yıl daha. Birlikte olmayı hiç becerememiş insanların ayrılık hesabı yapması pek komik. Zaten biz seninle çok komiğiz. O kadar ki boğazımda takılı kalıyor kahkahalar.

Hava bugün çok sıcak değil, hafif bir esinti. Pencere açık, bilgisayarım ardından sokağı görüyorum. Bu ofisi, bu işi, burayı işte seviyorum.
Seni bir zamanlar seviyordum, artık hiçbir şey hissetmiyorum. Hiçbir şey hissetmeme haline bayılıyorum.
Kendimi yavaş yavaş kaybediyorum. Huzur dedikleri bu işte.

Yani... Mutluyum be.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Sevgili L.G.,

Yağmur yağdı bugün, hem de ne yağmur. Ne zaman yağmur yağsa aklıma sen gelmiyorsun ama bu sefer senden başka bir şey gelmedi aklıma.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Karışık Zihin Sayıklamaları

Fener alayları vardı bir zamanlar, sonra işte karışık sebze kızartması yapılırdı domates soslu. Akşamüstü çayları, akşam balkon sefaları, çekirdek çitlemeler falan. Yok yok, her daim geçmişi özleyenlerden değilim. Geçmişi, çocukluğu özlemenin saçma bir yanı olduğuna bile inanırım. İnanırım da öyle sere serpe geçen yazlar vardı, güzeldi. Birden hatırladım, bir an özledim. Geçti.

Yaz Sıcakları, Kış Soğukları ve Vişneli Çay Tarifleri

Mevzu o değil de... Hayatı gereğinden fazla ciddiye alma fındıklı kahvem, beni hele hiç ciddiye alma. Kendini ama mutlaka ciddiye al, sen ki konuşan kargaların pirisin, sen ki her konuda fikir sahibisin. Neticede mükemmelsin erikli poğaçam, karanlık kapılar senden sorulur elbette, hayaletlerle başın dertte.
Sen boş ver bunları, trafikte hep yeşil ışık yanıyor sana. Boşuna değil radyoda hep sevdiğin şarkılara denk gelmen. Dedim ya ışıklı çikolatam kendini ciddiye al, bolca.
Beni burada kendimle bırak, arkana bile bakmadan uzaklaş. Beş çayım seni merak eden çocukkadınlara cümleten selam ederim.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Sevgili E.B,

Can kardeşim uzun zamandır sana mektup yazamadım. Hayat ilginç yüzleriyle arz-ı endam etmekte bu aralar, biliyorsun. Bildiğini biliyorum.

Sıcaklarla başımız dertte; ama hayat güzel be canım. Zaman zaman hatta çoğu zaman umutsuzluğa kapıldığını biliyorum, için sıkılıyor farkındayım. Ama her şey güzel olacak. Bu öylesine bir his değil. Her şey güzel olacak, biliyorum bunu.

Sen üzülünce benim içimde bir şeyler paramparça oluyor can kardeşim. İstiyorum ki sen hep mutlu ve huzurlu ol, hiçbir şey canını sıkmasın, kalbin kırılmasın. İstediğimiz her şey gerçek olmuyor ne yazık ki ve ne iyi ki... Yaşanan sıkıntılar şekillendiriyor aslında bizi.

Sevgili E.B,

Yolculukların bitti nihayet, tekrar aynı şehirdeyiz. Ben bu yüzden çok mutluyum mesela. Hadi ama gülsene...

17 Temmuz 2012 Salı

Ecce Homo

Hepiniz vefasız sevgililerden, insanların iki yüzlülüğünden, yarı yolda bırakıp gidenlerden, sevip de sevilmemekten, insanların ne kadar kötü ve çıkarcı olduğundan söz ediyorsunuz. Peki siz kaç kişiyi yarı yolda bıraktınız, kaç kez kalp kırdınız, kaç kişiyi bir gün lazım olur diye rehberinizde tutuyorsunuz, kaç kez sizi çok seven âşıklarınızı size zulmedenlere tercih ettiniz?

Hepimiz kötüyüz esasında, hamurumuz kötü ve biz bunu saklayabildiğimiz kadar iyiyiz. Yalan söyleriz, zulmetmekten zevk alırız, sahte gülücükler dağıtırız.

Vİcdandan bahsediyoruz, peki nedir vicdan? Vicdan, yaptıklarımızı birinin bileceğine dair içimizdeki korkudur. Öyle derine saplanmıştır ki korku neden korktuğumuzun farkına bile varmayız.

Hepimiz kötüyüz esasında tek farkımız bunu saklayabilenlerimizin olması.

Murat Sezer

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Kendime Mektuplar, Sayıklamalar Falanlar Filanlar

Ah benim canım, birini sevmek öyle zor, çetrefilli bir mesele değil ki. Olmamalı, basit bir şey nihayetinde sevme eylemi. Canın yanıyor muhtemel ki, ayrılıklar zordur zaten. Kolay olanını görmedim, özlenir. Ama ilişki boyunca senin canını yakan, bunu bile isteye yapan, her seferinde özür dileyen; ama aynı hataları yapmaya devam eden, özgüven eksikliğini senin üzerinde baskı kurarak gidermeye çalışan, seni senden iyi tanıdığını iddia eden, adam olmanın cinsiyetle bir ilgisi olmadığını anlayamamış, hayatı iyi bildiğini söyleyip duran o çocuk adamı, o sözde yaralı ruhu ayrıldıktan sonra muhteşem, ilgili, anlayışlı âşık rolüne büründürme. Sahi böyle nadide bir öküzle neden birlikte olmaya devam ettin ki? Neyse zaman zaman hepimiz zihin tutulması yaşarız.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Mevsim Falan

Yaz işte, sıcak falan. Açık pencereler, uçuşan perdeler, balkondan balkona hal hatır sormalar, akşamüstü çayları, soğuk soğuk meyveler, sokak köpekleri, kediler, hafif, tatlı bir esinti, kareli masa örtüleri, fesleğen saksıları, ortancalar, rengârenk fenerler…

Hayat bazen çok keyifli, her zaman değil ama. Mutluluk bazen balkonlu bir ev demek. Buradan bütün mimarlara sesleniyorum, evleri balkonlu tasarlayın; ama ince uzun balkonlar olmasın. İnce, uzun balkonlar kullanışsız zira.
Hayat işte keyifli. Mutluluktan ağlamak ne demek bir-iki gün sonra ondan da söz edeceğim.

Hadi balkona çıkalım.

6 Temmuz 2012 Cuma

Mesai Kavramının Getirdikleri-1

Sabah sabah ekranın karşısında olmak, telefon trafiğinin çoktan başlamış olması… Çay, açık pencereden gelen hafif bir serinlik, ojeli tırnaklar. Çalışma hayatını özlemiş olabilir miyim? İmkân dâhilinde. En çok kullandığım sözcük bu işte, imkân ya da olasılık, ne derseniz işte.

Dergi baskıya gidecek bir iki gün içinde. Reklam sayfalarının tasarımları bitmek üzere. İçimde garip bir heyecan. Yeni yeni insanlarla tanışıyorum, bu iyi bir şey mi hiç bilmiyorum.

Dergi diyorum keyifli bir iş. Editör olmak da çok havalı, sadece söylerken.
Bi çay daha içelim…

4 Temmuz 2012 Çarşamba

" - Bu dünyadaki en güzel yer neresi, biliyor musun?
- Neresi?
- Kay biraz kenara... "

Facebook denilen o güzide(!) ortamda her gün binlerce farklı versiyonuyla arz-ı endam eden bu cümle şimdi durduk yere neden canımı yaktı ki?
Güzel mi? Daha güzel cümleler okumuşluğum, duymuşluğum var. Çok mu doğru? Belki...
Bir şey var işte, hatırlaması zor da gelse... Bir şey...
İçimde arabesk sesler, arabesk iyidir. Dinlenmeli...
Mesajı verdik, dağılabiliriz gençlik. En güzel yer? Yok öyle bir yer, artık.
O değil de E.B geldi, sonunda. Mutluyum.)

28 Haziran 2012 Perşembe

Keskin bir tat var damağımda geceden kalma. Keskin bir tat… Gecelerin güzel geçme umudu yok sanki, böyle bir umuda ihtiyaç da yok artık. İnsan yaşlandıkça umut etmekten vazgeçiyor, yaşlanmanın en güzel tarafı bu belki de. Hayatımda bir kere sadece bir kere herhangi bir konuda kesin bir yargım olsa. Yok ama. Hiçbir konuda kesin bir yargım yok.
Hayatı siyah ya da beyaz diye algıladığını iddia eden üstelik bununla övünen insanlar var etrafta. Etrafta gereğinden fazla insan var zaten. Her şey gereğinden fazla.

Saçma bir yokluk edebiyatı yapmayacağım, yokluk öylece duruyor işte. Her şeyin tam orta yerinde. Yetinemiyoruz, yetinmemeliyiz belki de. Daha fazlasını istemeliyiz, daha fazlasını istemeli ve belamızı itinayla bulmalıyız.

Hatıralardan falan da söz etmeyeceğim, hatırlamak istemiyorum hiçbir şeyi. İyi ve güzel zamanları da evet. Mutluluk dediğiniz şey sadece mutsuz olmama halidir. Fazla abartmamak lazım. Her şeyi abartmaya meyilli bir ceddin evlatlarıyız vesselam.

Dışarıda hayat akıp gidiyor, hepsi bu. Dışarıda hayat bize ne olduğunu umursamadan akıp giderken hangi ihtimalden söz ediyorsunuz? Mevsimler, günler, haftalar, saatler işte hayatın akıp gittiğini gösteriyor. Hayat akıp gidiyor, zaman geçiyor diye üzülecek değilim. En azından şu an.

Huysuzum evet, anlayışsızım üstelik. Bu halimden rahatsız değilim, bu halimden rahatsız olanlar umurumda değil. Bu beni kötü bir insan mı yapar?

İyi değilim hepsi bu. İyi olmama halimi şuna, buna ya da başka bir şeye bağlamıyorum. Çünkü nedeni yok. Ya da o kadar çok nedeni var ki. Anlatmak isteseydim anlatırdım. Bazen konuşmak gelmiyor içimden, herkes durmadan konuşurken benim içimden konuşmak gelmiyor. Bunca ses hayra alamet olamaz, bunu biliyorum.
Her şey her zaman kötü gitmez, geçecek nasılsa… Bunlar bazen teselli vermiyor, teselli edilmek de istemiyorum zaten. Hayat işte, yaşıyoruz. Öyle ya da böyle yaşıyoruz. Güçlü olduğumu biliyorum; ama bazen yoruluyorum. Olur, herkesin başına gelir bu. Kimseden farklı değilim. Herkes gibiyim.

Mutsuz olmamaya çalışıyorum sadece. Keskin bir tat…

25 Haziran 2012 Pazartesi

Mektuplar-23

Sevgili L.G,

Minik su sebilim, iki gözüm, ilk olarak sana hiç sararmayan ağaçlardan, tahinli çöreklerden, ağlamayı öğrenmiş köpeklerden bahsedecektim ancak diğer söyleyeceklerimin yanında bunların pek öneminin olmadığını fark ettim.

Her zaman güzel olan şeyler değil bazen hasret gibi can yakan şeyler de bitiyor. ''Seni özlemek de güzel'' gibi güzel görünen ama içi boş sözleri sana söyleyemem. Çünkü güzel olan seni özlemek değil seninle olmak.

Yakın zamanda ev var, anne var, beklenenler var, bekleyenler var, Tunalı var, Kuğulu var, Dikmen sırtları var, her şeyden önce can kardeşim var.



24 Haziran 2012 Pazar



Aniden aklıma geldi bu film, ne zaman seyretmiştim? Ne kadar zaman geçmiş üzerinden.

21 Haziran 2012 Perşembe

Merak Etmişler, Eee O Zaman Anlatalım Öğrensinler

E.B kim diye soruyorlar, E.B hayatında neden bu kadar önemli diyorlar. E.B benim can kardeşim diyorum. Kardeş olmak için illa aynı anne babadan doğmak gerekmez ki. Daha evvel de yaşadım üstelik, şanslıyım yani. Sevinç var, Gözde var, Burcu var… Yani E.B kardeşim gibi gördüğüm ilk isim değil. Ama E.B’nin tanıdığım herkesten başka bambaşka bir kalbi var.

Gözlerinde muzip bir çocuk var, o kadar güzel güler ki. Onun yanında hiçbir sıkıntı dokunamaz bana, ana avrat söverim bazen, bazen ağlarım; ama gülerim çoğunlukla. Kahkahalarla gülerim. Kaybettiğimiz onca savaştan, onca savaşa rağmen savaşmayı öğrenemememizden, kitaplardan, filmlerden, sevdiğimiz insanlardan, hayatın o kadar da ciddiye alınmaması gerektiğinden, yazıdan, gelecekten konuşuruz. Ayakta kalma nedenidir E.B, bir gün her şeyin güzel olacağına dair inancımdır.

Ağlayamaz E.B, gözyaşları içine akar. Onun canı yansa benim içim sızlar. Benim canım yansa o usul usul anlatmaya başlar. O anlattıkça geçer gider, anlamsızlaşır bütün sıkıntılar. Yokluğun ne olduğunu öğrendiğim günlerde E.B yanımdaydı. Her şeyiyle yanımdaydı, umursamayabilirdi, görmezden gelebilirdi. Yapmadı, “Yeter artık.” demedi. Deseydi daha az mı severdim onu? Elbette hayır.

Zor zamanlarımda yanımda olduğu için sevmedim ki ben onu. Kıymetinin artmasını sağlamıştır elbette bu; ama sadece bu yüzden kıymetli değil E.B.

Kafası gerçekten çalışan, yetenekli, komik, güler yüzlü, hoş sohbet bir adamdır E.B ve en önemlisi vicdanlıdır. İyi olmak kolaydır, iyi ve adil olmayı becerebilen çok insan bulamazsınız ama. E.B iyi ve adildir. Yargılamaz, suçlamaz, birilerinin arkasından konuşmaz, kalbinden geçen yüzüne yansır, nefret etmeyi beceremez, intikam planları yapmaz. E.B adam gibi adamdır anlayacağınız.

E.B kim diye soruyorlar, E.B hayatında neden bu kadar önemli diyorlar. E.B benim can kardeşim.

Yan Etkiler-13.5

Zevzek bakışlı kurabiyem, kedidili sevgilim daha önce de rica etmiştim artık ayrılsak nasıl olur dersin? Aklı başından seneler evvel uçmuş canımın içi kendini daha fazla hırpalamasan diyorum. Yazık her seferinde bir sürü beyin hücren ölüyor bitanem, geriye ne kaldı ki zaten?

Bence sen yeni insanlarla tanışmalısın. Erikli kekim; tersten matematiğin saçmalığından, tümevarım teoremlerinden, iç açıları birbirini tutmayan üçgenlerden, toprak kaybından, küresel ısınmanın yakıcı etkilerinden, akreplerden, yalanlardan, zamansız ayrılıklardan, Pisagor’dan ve mutlaka Freud’dan söz etmelisin onlara. Sonra bir parça ağlarsın. Konuşan kedilerden, gülümseyen serçelerden söz etmeyi unutma tarçınlı çayım.

Bal köpüğüm; sarsak bakışlarından, afilli cümlelerinden etkilenecek bir kadın mutlaka bulursun, artık bu hikâyeyi terk et n’olursun…

16 Haziran 2012 Cumartesi

Yan Etkiler-13

Beyin enteresan bir şey, şey yani… Sadece organ demek garip geliyor, öyle kendi başına organik, karmaşık bir yapı beyin dediğin. Tamam, bütün organlar öyle de… Sinirler, damarlar, hücreler falan, işte duygular var sonra. Çoğumuz, duyguların beyinle ilişkilendirilmesine içerliyoruz. Ah benim romantikbakışlı arkadaşım, beyin sev emrini vermeden sevmek imkânsız. Kalp dediğin kan pompalamaya yarayan bir organ nihayetinde. Öyle fazla abartmamak lazım.

Ama beynin işlevlerini bazen abartabiliriz, yani o damarlardan birinde sebebi belli olmayan bir tıkanıklık olmuşsa mesela o zaman beynin işlevlerini abartabiliriz. Hastalıklar bazen garip haklar verir bize.

Neyse o tıkanıklık yüzünden günlerce geçmeyen baş ağrılarıyla muhatap olursun. Sonra ışığa tahammül edemezsin, kimi zaman sol kolun uyuşur, bazen sol bacağının üzerine basamazsın. MR, beyin anjiyosu falan bunların hepsinin sadece adları korkutucu. Elbette MR bazen nefes kesici olabilir, tam manasıyla nefes kesici. Doktorlar, tahliller, acıyan bakışlar, ilaçlar…

Geçeceğini bilirsin, geçer yani. Tüm bu ilaçlar, tahliller falan hepsi geçmesi için değil mi zaten? Yine de bazen korkarsın. Korkulur elbette, bir tedirginlik, can sıkıntısı hali.
Ailen, sevdiğin insanlar, kardeşin yanındadır. Varlıkları ilaçlardan daha iyi gelir zaten, üstüne bir de durumla dalga geçebilecek hale gelmişsen…

Sonra biri daha vardır, aslında yoktur. Varla yok arasında ince bir çizgi vardır bazen. Bilirsiniz, siz de yaşamışsınızdır. Onun sesini duymak iyi gelecektir size, öyle zannedersiniz. Ah siz de sevince zihnin bütün oyunlarına yenilenlerden misiniz?

Hastalıklar bazen görmekten itinayla kaçtığınız gerçekleri yüzünüze şırank sesiyle bir tokat gibi çarpar. Her zaman doğru insanı sevemezsiniz, her ilişkide doğru insan olamazsınız. Hadi itiraf edelim, ortada bir ilişki falan da yoktur zaten.

Aşkın can yakması gerektiğini kimden öğrendik biz? İlişkilerin hırpalayıcı olabileceğini falan… Aşk can yakıcı bir şey değil, olmamalı. Yani sevdiğinize inandığınız kişi, sizin canınızı yakıyorsa, canınızı yaktığını fark etmiyorsa, üzüldüğünüzü, kırıldığınızı, alındığınızı uzun uzun anlatmak zorunda kalıyorsanız ona yaşadığınız şey aşk falan değil. Bana göre değil. Herkes kendi cehenneminde zebani neticede.

Peki ben bu yaşam koçu halleriyle neden ahkâm kesmekteyim? Bitti, çok zaman önce geçip gitmiş yani. Fark ettim. İdrak kabiliyetimin bu kadar kötü olması ne yazık ki tıkalı beyin damarı yüzünden değil. Doğuştan böyleyim.

Hayatla ilgili büyük cümleler kuranlardan, başta kendim olmak üzere acayip sıkıldım. Balkona çıkıp biraz etrafı seyredeyim.

12 Haziran 2012 Salı

Mektuplar İyidir-22

Sevgili E.B,

Anlamsız umutlar ayakta tutuyor bizi. Karanlık günlerde kahkahalarla gülebiliyoruz. Hayat o kadar da ciddiye alınacak bir şey değil can kardeşim.

Sen benim can kardeşimsin, herkesin kendi hayatına daldığı bu yüzden de kimi zaman uzaktan selam ettiği günlerde sen benim yanı başımdaydın. Bugün her şeye rağmen dayanıyorsam, bir şeylerin değişeceğine inanıyorsam biraz da senin sayende. Sen beni unutmazsın can kardeşim, ben seni unutmam.

Üç vakte kadar yeni bir başlangıç için yan yana geleceğiz. Anlatacak, gülecek bir sürü şey olacak, her şey güzel olacak.

Aklın burada kalmasın, kendime dikkat etmeye gayret ederim. Sonra sen gelirsin. Sonrası iyilik güzellik can kardeşim.

Mektuplar İyidir-21

Sevgili L.G,

Bu aralar anlamsız bir umut var içimde. Aydınlık bir gece kadar karanlık olan günlerde bile gülebiliyorum. Bazı şeylerin sonuna geldim ve her son benim için yeni bir başlangıç.

Seni unutmuş gibi göründüğümü biliyorum. Kendime bile kızıyorum ''Acaba öyle mi?'' diye. Sen benim aklımın değil kalbimin köşesisin iki gözüm. Şu zamanlar geçecek bizim de günümüz gelecek.

Sen kendine bir süre dikkat et üç vakte kadar yanıbaşındayım. Her şey geçecek ve biz yeniden nefes almaya başlayacağız. Sadece iyi bak kendine sen benim iki gözümsün.

Mektuplar İyidir-20


Sevgili E.B,

Yaz geldi, haber vereyim istedim. Yaz sonunda geldi, sen daha gelmedin. Can kardeşim, bir parçam eksik sanki.

11 Haziran 2012 Pazartesi

Babel'den

‎''Nallıhan’da mesafeler kısadır, ulaşmak istediğiniz yere bazen bir solukta bazense yarım saatte ulaşırsınız ve burada taksi her mesafeye beş lira yazar. İşinize gidebilmek için çarşıdan geçmeniz gerekir, geçerken de elli metrede kırk kişiye selam vermeniz… Bir de dedikodu mekanizması çok hızlı işler Nallıhan’da. İlçe dışından bir misafiriniz geldiğine ahalinin sizden önce haberi olur ve onlar her zaman sizin hakkınızda en yakınınızdan daha çok şey bilirler. Yerde ya da gökte değiller, ardıçların arkasına da saklanmazlar, taşların altına hiç bakmadım ama biliyorum onlar bizleler hatta bazen bize şah damarımızdan daha yakınlar.''

Murat Sezer

8 Haziran 2012 Cuma

Çöplük ya da Ötesi Yok veyahut Sadece Hayat

Bu şehirde deniz yok ya, vapurlardan falan söz edemeyeceğimizi zannediyorlar. Martıların ve elbette kedilerin kendi tekellerinde olduğuna inanıyorlar. Şarapçılardan, sokak insanlarından falan da söz edemiyoruz.

Bu şehirde deniz yok ya canımız sıkılınca kaçacak yerimiz olmadığını zannediyorlar. Herkes telaşlı onlara göre bu şehirde, herkes yalnız. Oysa herkes her yerde yalnız. Yalnızlığın bir seçim olduğunu iddia ediyorlar, bunu söyleyince. İşlerine gelmeyince susuyorlar. Susmak en büyük silahları; ama onlar silahlardan hiç hoşlanmıyorlar.

İyi, kötü, çirkin yaşayıp gidiyoruz oysa. İş, güç, hesaplar, kitaplar, kapanmayan yaralar falan. Hayat dediğin basit bir eşitsizlik hesabı sadece.

Hayatımı aptal bir vodvile çeviren herkese itinayla küfrediyorum. Asıl suçlu benim, bakın bunu da itiraf ediyorum. Konu nereden nereye geldi. Orası burası açılıp duran sözcüklerden köşe bucak kaçıyorum.
Denizsiz bir şehir ya burası delirmek için bu bedeni kapatıp Bodrum'a yerleşmeyi planlıyorum.
Hepinize saygılar sunuyorum...

3 Haziran 2012 Pazar

Yan Etkiler-12

Yalnızlıktan kusmak diye bir şey var, can sıkıntısından panik atak geçirmek de var. Yaşadım, oradan biliyorum. Sen bana inanmayabilirsin, sen bana inanmazsın zaten. Oysa fazla yalan söylemem, sana hiç yalan söylemem. Bunu da pekiyi bilirsin. İyi bildiklerimiz bir yana, canımızı yaksa da öğrenemediklerimiz var. Yani böyle saçma sapan insanlarız biz aslında. Yalnızlıktan kusmak diye bir şey var, canından bezmek diye de bir şey var. Yaşadım, oradan biliyorum.

1 Haziran 2012 Cuma

Mektup Var

Sevgili Evren,

Sana uzun zamandır mektup yazamadım, kusuruma bakma. Umarım haberleşemediğimiz bu zaman diliminde aklını karıştıracak mesajlar göndermemişimdir sana.
Evrenciğim, canım arkadaşım sana daha önce yazdığım mektupta yakın zamanda bana geleceğini düşündüğüm şeyleri sıralamıştım. Çoğunu göndermedin, sağ olasın. Hepsini gönderseydin aklım uçup giderdi, zaten birazcık aklım var. Ne iyi yaptın da onu da kaybetmeme müsade etmedin. Bu düşünceli halin beni derinden yaralamakta.

Sevgili Evren,

Bu sefer hiçbir sıkıntı yaşamayalım diye olmak istediğim yerlerin fotoğraflarını da gönderiyorum sana. Şekerim işte öyle bir odada, yazarak, çizerek, okuyarak zaman geçirmek, tam da öyle bir sokağa açılan bir evde oturmak istiyorum. Senden iyi olmasın pek sevdiğim E.B ile birlikte çalışmak istiyorum. Onunla ilgili bir fotoğraf bulamadım; ama sen aklımdan geçenleri bilirsin zaten.


Biraz para istiyorum, çok fazlasına gerek yok zaten, öyle faturaları, kirayı ödeyebileyim, istediğim şeyleri alabileyim yeter. Fazla pahalı şeyleri sevmem zaten, bilirsin. Fotoğraf çekmek, uzun, kalabalık sofralarda sevdiğim insanları misafir etmek, arada sırada tatile gitmek, bazı günler denizi seyretmek, şöyle kahve yapıp sokaktan geçen kedileri seyretmek gibi basit isteklerim var. Sağlık da gerekli elbette, huzur bütün bunlarla gelir zaten. Ama her şeyden öte ailem yanımda olsun. Hep yanı başımda olsun.

İşte sevgili evrenciğim bunlardır aklımda dönüp duran istekler.
Şimdi canım benim sana gönderdiğim bu olumlu mesajları göz ardı etmeyeceğini ummaktayım. Bu arada isteklerimin arasında aşk yok, dikkatini çekmiştir. Şekerim biliyorsun aşkın her türlü haliyle karşılaştım, selamlaştım, savaştım falan. Yani demem o ki ben âşık olmayı beceremiyorum. O yüzden bir süre böyle olsun. Sonrasına başka mektuplarda karar veririz artık.

Ona gelince… Evrenciğim sana onunla ilgili herhangi bir mesaj, istek, arzu, özlem bile göndersem beni ciddiye alma olur mu canım.

Fotoğraflara iyice bak, başka mektuplarda görüşene kadar yanaklarından öperim.

Yan Etkiler-11

Bölük pörçük anılar istila ediyor zihnimi. Her şey gibi, bana dair her şey gibi bu anılar da yarım. Alıştım ama ben bu hale, seviyor bile sayılabilirim bu hali. Belki yani, bu konuda da kesin bir yargı taşımıyorum.

Kesin olan hiçbir şeyden hoşlanmıyor bile olabilirim. Oysa insanlar severler kesinliği. Kesin yargıların, net fikirlerin kutsandığı bir zamanda ben hiçbir şey için net cümleler kuramıyorum. Lafı uzatıyorum üstelik lafı gereğinden fazla uzatıyorum.

Yaz bugün geleceğinin müjdesini verdi, benim için tam da bugün. Bilen biliyor, çok yazdım, çok söyledim hayatımın zorlu bir dönemecinden geçiyorum. Hayatın her türlü yüzünü gördüğümü zannederken yine ters köşeye yatırdı hayat beni. “Bak zevzekcim henüz görmediğin, yaşamadığın şeyler var, orada burada boşuna ahkâm kesme.”dedi. Haklısın, büyüğümsün, ukalalığımı mazur gör, dediysem de bir işe yaramadı.
Sonrası aslında herkesin hikâyesine benziyor bir parça. Ağlamalar, sızlamalar, vay efendim neden benim başıma geliyor bunlar, yok efendim bunları hak edecek ne yaptım demeler, eve kapanmalar, telefonlara cevap vermemeler… Derken… Baktım ne kadar sızlanırsam sızlanayım hiçbir şey düzelmiyor. Demek ki her şeyin yoluna girmesinin bir zamanı var. Yani öyle olmalı.

O zaman yapacak şey hayatın akıp gittiğinin farkına varmak. Şimdi yaz geliyor, kirazdan küpeler yapma zamanı. Uzun yolculukların hayali kurulabilir, lunaparka gidilebilir, keyifli sohbetleri, güzel bahçeleri falan saymıyorum bile.
Ehh üstüne üstlük nasıl olduğunu bilmeden sevdiğim insanlarla ilgili pek keyifli haberler de alıyorum. Bugün diyorum yaz geleceğini müjdeledi bana, size de müjdelemiştir umarım.

Bölük pörçük anılar istila ediyor zihnimi. Pek uzak bir şehri, canımı yakan bir adamı falan hatırlar gibi oluyorum. Sonra usulca bir küfrediyorum, güzel küfrederim laf aramızda. Yaz diyorum kendi kendime, bana bugün geleceğini müjdeledi. Daha ne?

31 Mayıs 2012 Perşembe

Aşk Üzerine

Gözlerimin içine bakınca ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemedim. Bir anda

''Sana aşık oluyorum galiba'' diyiverdim

Yüzü asıldı, kaşları çatıldı ardından elindeki bardağı masaya vurdu. Dişlerini sıkıp, sesini titreterek.

''Beni sev, benimle seviş ama sakın bana aşık olma!''

''Neden?''

''Çünkü aşk insanı köpekleştirir.''


Murat Sezer

29 Mayıs 2012 Salı

Kediler, Sokaklar, Kadınlar vs. vs. vs.'den

Soğuk kemikleri unufak ediyor. Şarapçılar ve kediler sığınacak bir delik arıyor. Hayatta kalmanın ciddi bir muhasebe işi olduğunu onlardan öğrendim ben.
Asıl mevzu elbette bu değil.

Yaklaşık on bir saat önce balkondan güvercinlere küfreden alt kat komşumu izliyordum. Gün bazıları için çoktan yarılanmıştı; ama ben daha yeni uyanmıştım. Sevgilim arka odada uyumaya devam ediyordu. Akşamdan kalmaydım, başım dönüyordu. Kapı çaldı.

Soğuk kemikleri unufak ediyor. Bu gece kar yağışının başlayacağını bildiriyor haber merkezleri. Kar iyidir; hava yumuşar. Karda uykuya yenilirsen ölürsün; önce bunu öğrenir sokak çocukları.
Asıl mevzu elbette bu değil.

On bir dakika yedi saniye sonra köhne bir apartmanın demir kapısını zorlukla açacağım. İkinci kata çıkıp soldaki dairenin kapısını çalacağım.

Cigara sarmayı bir Hintliden öğrendim ben. On yedi yaşındayım. Aşkın ve devrimin kurtarıcılığına inandırmıştım kendimi. Uzun saçlı, Hintli İngilizce öğretmenimin güne kast sistemine küfrederek başladığını öğrendiğimde doğum günüme altı hafta vardı. Altı hafta sonra aşkın ve devrimin muhteşem yalanlar olduğunu fark etmiş, çarşafa dolanan rüyalar gören on sekiz yaşında bir kızdım ve İngilizce öğretmenim Mr. Ganj Ramayana’yı yatakta nasıl tatmin edeceğimi çok iyi bilmekteydim.

Dört dakikam kaldı. Dört dakika sonra sokak kapısından çok umumi tuvaletlerin kapısına benzeyen o ahşap kapıyı üç defa çalacağım, ilk ikisi uzun sonuncusu kısa vuruş…

Kapı çaldı, sevgilim zilin sesini rüyasının bir parçası sanıp sayıklamaya devam etti. Rengi çoktan solmuş siyah hırkamı omuzlarıma attım, kapının deliğinden münasebetsiz ziyaretçimizin kim olduğunu görmeye çalıştım.

Kar henüz başlamadı. Ayaz gittikçe şiddetleniyor. Bu kadar köhne bir apartmanın bu kadar ağır bir demir kapısı olmasına anlam veremiyorum. Apartmanın içi dışarıdan daha soğuk, üstelik sidik ve kusmuk kokusu insanın genzini yakıyor. Kapıyı bana söylendiği gibi üç defa çalıyorum, ilk ikisi uzun, sonuncusu kısa…

Duvara yaslanan bu bedeni çok iyi tanıyordum, yüzünü görmeme gerek yoktu. Hay aksi, daha yeni ayılmıştım. Saçım başım dağınıktı. İçki ve sigara kokuyordum. Kendime çeki düzen vermeyi nasılsa başaramayacaktım. Fazla bekletmeden kapıyı açtım.

Yan Etkiler-10

Üç gün uykusuzluktan sonra kırk sekiz saat aralıksız uyudum. Güzeldi ve evet tam kırk sekiz saatti. Rüyamda aralıksız kırk sekiz saat uyuduğumu gördüm. Bu kadar uyumayı gereksiz buldum. Ama rüya bu, fazla umursamamak lâzım. Uyandığımda hangi günde olduğumuzun farkında değildim. Balkona çıktım biraz ayıldıktan sonra. Hava kararmak üzereydi. Kuşların konuştuğunu duydum. Evet konuşuyorlardı. Dönüp uyumaya devam ettim. Rüyamda kırk sekiz saatlik uykudan uyanmış, balkona çıkmıştım. Kuşlar konuşuyordu. Rüyaları fazla umursamamak lâzım.

Mektuplar İyidir-19

Sevgili E.B,

Bu aralar bir sürü şey oluyor, başımı döndürüyor dünya. Evet, dünya benim etrafımda dönüyor.

Kolaylıklar, zorluklar, sıkıntılar, mutluluklar, kavgalar, gürültüler derken günler akıp gidiyor. Yolculukların sona ermek üzere, ne yalan söyleyeyim bu mutlu ediyor beni. En yakın arkadaşımın, can kardeşimin benimle aynı şehirde olacağını bilmek… Bak kulağa bile bir hoş geliyor.

Yaz bir türlü gelmiyor, yağmurlardan sıkılıyorum ara sıra. Sırılsıklam olduğumuz o gün geliyor aklıma, cam önündeki o masa. Bu yaz, yaz gelirse elbette, tatile gitmeliyiz belki de.
Hak etmedik mi gönlümüzce keyif yapmayı?

Eriğe düşelim can kardeşim, kiraza dalalım. Yürüyelim, konuşalım, kahkahalarla gülelim, bir miktar üzülelim. Sahaflara gidelim, mutlaka Orhan’a uğrayalım. Seni özledim.
Adlarını sevdiğimiz sokaklarda fotoğraf çektirelim, ne kadar az fotoğrafımız var seninle.

Can kardeşim kim ne derse desin bu hayat senin hayatın. Ne yapmak istiyorsan onun peşinden git. Önceliğin kendin olsun. Benim dediklerimi yap, yaptıklarımdan uzak dur demek isterdim; ama bunun için çok geç değil mi? İyice birbirimize benziyoruz kardeşim, gün geçtikçe iyice…

Yeşilin ve senin uğuruna inanmaya devam ediyorum. Bir sürü şeyi de merak ediyorum. Sana anlatmayınca hiçbir şeyin anlamı yok sanki.
Hasıl-ı kelâm can kardeşim seni özledim.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Günlük- Bilmem Kaç

Günler önce gönderdiğim maillerin ilgili kişilere ulaşmadığını ve hepsini telefonla arayarak konuyla ilgili teyit almamı rica eden bir mail aldım. Ricalardan rica beğenelim.

Mailler ilgili kişilere ulaşmadıysa içlerinden biri mailime nasıl cevap vermiş, konuyla ilgili herhangi bir açıklama getiremiyoruz elbette.

Ekranda yazılı cümlelere boş boş bakmaya devam ederken içimdeki seslerden biri bildiği bütün dillerde küfrediyor. Şu tarihte maillerin hepsinin gönderildiğini belirten bir cevap yazıyorum. Son cümle olarak telefon görüşmelerini elbette yapacağımı ifade eden…

Bilgisayar ekranına kafa atmak geçiyor bir an zihnimden, ah ben zihnimin oyunlarını ne çok severim bir bilsen.
Sonra çantamı alıp kapıdan çıkıp gitmeyi düşünüyorum, bunu yapabilirim hiçbir sorun yok bu konuda. Lâkin yarın gelip Gine Cumhuriyeti’yle ilgili o yazıya devam etmem gerekecek, üstelik daha kapak yazısını tamamlamalıyım. Yani her şeye rağmen çalışmaya devam etmeliyim.

Şu an başka bir yerde olmayı dileyen tek ben olamam, olamam değil mi? Sen de şu an başka bambaşka bir yerde olmak istemez miydin? Deniz, vapur, martılar falan değil ihtiyaç duyduğum. Şöyle güzel bir kahve, bir dilim çikolatalı pasta ve keyifli bir dost suskunluğu. Uzun uzun cümleler kurma gereği duymadan da anlaşabildiğim insanlar var benim, şanslı olduğum noktalar var.
Yağmurdan, rüzgârdan, gelmeyen yaz mevsiminden ve şu an için kendimden sıkılmış bulunmaktayım.

Başka bir bunalımda görüşmek dileğiyle yanaklarından öperim.

25 Mayıs 2012 Cuma

Bir gün telefonunuz çalabilir ve ucundaki ''Dün gece seni rüyamda gördüm. Nişanlanıyordun, hayırlı olsun.'' diyebilir. Hatta bunları söyleyen vakti zamanında bir dakika görebilmek için saatlerce yağmurun altında beklediğiniz, senelerce arayıp bulamadığınız bulduğunuzda tutamadığınız, aşkın eğer karşıdaki de severse yaşayabilecek bir duygu olduğunu öğreten kişi bile olabilir.

Bir gün en yakın arkadaşınızın beyin damarlarından birinin tıkalı olduğunu öğrenebilirsiniz ki bu aniden olabilir hiçbir hazırlık yapmanıza gerek yok. Susarsınız, sonra daha büyük susarsınız, konuşurken susarsınız, bağırırken susarsınız, gülerken...

Bir gün annenizin çok fazla vaktinin kalmadığını duyamayabilirsiniz ama hissedersiniz çünkü anneler söylemez ama evlatlar hisseder. Diliniz bağlanır, eliniz kolunuz bağlanır, yolunuz bağlanır, canınız...

Murat Sezer



20 Mayıs 2012 Pazar

Yan Etkiler-9

Bazen olur, kendini yalnız hissedersin. Yalnız da değil, düpedüz tek başına. Ne zaman kimsesiz kaldığını hatırlamaya çalışırsın. Yok işte, hafızan izin vermez hiçbir şeye. Kötü bir insan mısın? Belki. Hadi dürüst ol biraz. Evet, iyi biri sayılmazsın; ama bu seni kötü yapmaya yeter mi?
Unuttuğun, arayıp sormadığın, önemsemediğin insanlar yok muydu? Vardı, ilahi adalet de vardır işte.
Yani düpedüz tek başına kalman biraz da senin eserin. Gurur duyabilir miyiz kendimizle? Elbette.
İç sesler her zaman iyidir, demeye devam et bence. Aynı yolda hızlı adımlarla ilerlemeye devam et. Hiçbir yere varacaksın nihayetinde ve muhtemelen orayı pek bir seveceksin.
Hafif çelişkiler tam sana göre zira. Bu arada biraz önce anlatım bozukluğu yaptığın gözümüzden kaçmadı. Kaçmaz zaten. Bütün anlamlara itinayla sayıp sövesin var, arada olur. Herkese olur bu.
Hava bir açıp bir kapanıyor, tam senin havaların. Dışarı çıkıp kalabalık arasına dalsan… Uzun boylu bir ayrık otu olarak derhal fark edilirsin. Bakışların sana dönmesinden pek hoşlanmazsın; ama olsun. Sen yalnızlığı da her zaman hoş karşılamazsın ki.
Bazen olur, herkese olur bu. Sonra belki geçer. Geçtiği zamanları henüz hiç görmedin. İnanmaman normal bu yüzden.
Evet, iyi biri sayılmazsın; ama bu seni kötü yapmaya yeter mi?

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Yani

Mutsuzluktan, mutluluktan, pişmanlıktan, kızgınlıktan, yılgınlıktan, yorgunluktan, suskunluktan, sarhoşluktan, yalnızlıktan; aşkın her halinden geçtik hasıl-ı kelâm.

Falan Filan

Konuşmak istersin, çok konuşmak istersin. Sonra bir bakarsın kimse yok. Herkes nereye gitti diye düşünürsün, gerçekten var olup olmadıklarını düşünürsün. Hep yalnızmışsın gibi gelir, sanki hep tek başına. Sonra bir ses duyarsın, bir ses daha. Yalnız olmadığını fark edersin. İç sesler her zaman iyidir.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Yan Etkiler-8

Bazen, öylece, bir anda durursun. Yorulmak falan değildir bahanesi, sadece durursun. Sen durdun diye zamanın, hayatın, insanların durmasını, durmayı geçtim yavaşlamasını beklemezsin. Olmayacağını bildiğin için beklemezsin belki de. Ama biraz, çok az yani istersin. Seninle birlikte dursunlar, öylece. Yorgunluktan falan değil, sadece bir adım daha atmak içlerinden gelmediği için dursunlar.
Bazen kalbin her zamankinden hızlı çarpmaya başlar, ağzını sıkı sıkı kapatmazsan kalbinin dudaklarının arasından uçup gideceğini zannedersin. Bazen olur bu, dudaklarının arasından uçup gider. Sözcüklere sen bile inanamazken karşındaki nasıl inansın? Hay Allah, bir türlü cevap bulamazsın. Cevap bulamadığın onca soru içinde bir tek bu kalbinden kalan boşluğa yerleşir. Ağırlık can yakıcıdır, çocukluğundan bilirsin. Ve elbette bilirsin kalbin sadece kan pompalamaya yarayan bir organ olduğunu.
Kırık kürek kemiğinin acısından söz edersin bir akşam, bir balkon, bir müzik, biraz rakı eşliğinde. Aynı kemiği üç kere kırmayı nasıl becerdiğini merak eder karşındaki. Hafif bir kahkaha atarsın. Hafif kahkahalar atmayı Egeli bir adamdan öğrendiğini kimselere anlatmazsın.
Bir yanda deniz, bir yanda adını bir türlü öğrenemediğin bin çeşit ağaç, çiçekler, elbisenin eteklerini hafifçe havalandıran bir esinti, etrafında sevdiğin insanlar, çay, kahve, rakı, şarap, zeytinyağlı yemekler, sohbet, arkalardan bir yerlerden gelip kulağa yerleşen bir şarkı, eski günler, yeni ama az sonra eski sayılacak hatıralar, hatalar, ahmaklıklar, yaralar, izler, geçici, uçucu şeyler, kokular, yüzler, fotoğraflar ne varsa biriktirilen hepsinin buluştuğu ahşap bir masa, mor kareli bir masa örtüsü hayal edersin.
Bazen, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayallere sırf çok güzeller diye bağlanırsın. İhtimalleri hesaplamayı mühendislere bırakırsın. Mühendislere ihtimallerden söz etmemek gerektiğini kim söylemişti, bir an hatırlayamazsın.
Herkese, her şeyi anlatamazsın. Anlatmak istediklerin çok uzaklarda olur bazen. Sessizliğe ve yokluklarına alışırsın. Alışmamanı söyler birisi. Mutsuzluğun ona dair değildir oysa ona rağmen mutsuzsundur. Güvenmezsin; ama inanırsın sözlerine. Tam kıvamında çelişkiler her zaman hoşuna gitmiştir zaten.
Bazen, öylece, bir anda durursun.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Mektuplar İyidir-18

2 Mayıs

Sevgili E.B,

Bir şeyler oluyor. Bir şeyler hani böyle çilek reçeli gibi, cevizli kurabiye, fındıklı akide şekeri gibi. Yani işte böyle tatlı, eski zamanlar gibi değil ne yazık ki. Çocukluğu özlemeyi saçma bulmakla bulmamak arasındaki ufak tefek çelişki gibi, "Bir bira içip eve gideceğim." cümlesindeki imkânsızlık gibi. Bir şeyler oluyor. Açıklamak zor sanki, susmak her zamanki gibi daha kolay. Sonra her şey düzelir belki.

Bugünleri gülerek anarız, "Zamanında ben de yaşadım bunları" diye başlayan teselli cümleleri kurarız. Belki.

Şimdilik yalnız ölmenin zorluğundan dem vuracağım can kardeşim. Sen kolayını anlatana kadar işte.
Sonra sen geleceksin, sonra yaz gelecek, sonra deniz ve tatil hayali, sonra günü birlik gidişler dönemeyişler, sonra satılan kitaplar, sonra fotoğraflar…
Ve bir bakmışız gülerek anlatıyoruz; “Biz de geçtik bu yollardan, inan bana geçecek.”
Kırık olsa ağrıdan duramazdık zaten, duramazdık değil mi?

27 Nisan 2012 Cuma

Dünden sonra yarından önce

Hiç duymadığı bir şarkıyı nasıl sever insan, hiç koklamadığı bir çiçeğin kokusunu nereden bilir? Peki hiç görmediği kadınlara aşık olan adamlara ne demeli? Hiç gelmeyecek insanları beklemek neyin nesi?

Her şeyin ötesinde bir de özlemek var. Neyi özleriz? Sadece mâzimizin olduğu şeylere mi özlem duyarız? Uzaktaki bir sevgiliyi, yoğun çalışma döneminde kısacık da olsa bir tatili, soğuk kış gecelerinde yazı, gurbetteyken sılayı...

Ben çocuktum 23 yaşında olmayı isterdim hep. Büyük çocuktum örnek olayım diye hep yaşımdan büyük davranmam istenirdi benden; ama büyüklerin içindeki çocuk olmaktan öteye gidemezdi durumum. Ne çocuklarla oynamama izin verilirdi ne büyüklerle oturmama. Gençtim bir zamanlar, orta yaşlı bir adam olmayı özlerdim sırf aşk acısını unutmak için çünkü gençken her şey dünyanın sonuymuş gibi gelir. Şimdi ise çocukluğumu özlüyorum.Çünkü ben hiç yaşayamadıklarımı özlerim. Saçımdaki beyazları net bir şekilde ayırt edebiliyorum artık. Bunca senedir beni üzmeyi başarabilen tek şey bu. Beyaz saç demek vücudun ölmeye başladığının en büyük kanıtı. Artık vücudum kendini yenilemiyor ve ben her gün biraz ölüyorum. Ölümden sonra yaşama inanmadığımdan çürüyüp gideceğimi ve beni kimsenin hatırlamayacağını da biliyorum. Yalnız ölmek zor ve ben size kolayını bir türlü anlatamıyorum.

Murat Sezer

25 Nisan 2012 Çarşamba

Bir tat bir doku

Yıllardır vitrinin tepesinde durur, bizi izlerdi. Büyümezdi, küçülmezdi, eksilmezdi, artmazdı öylece bakardı bize. Babamın eve ilk getirdiği gün kapağını açıp, bir kadeh içip '' güzelmiş hakikaten, verdiğim paraya değdi'' dediğinen beri hiç değişmemişti. O da evin bir bireyiydi sanki, bizden tek farkı pek konuşkan olmayışıydı. Belki de o bir şeyler söylüyordu ama biz lisanını çözememiştik henüz. Göz göze gelip birbirimizi şöyle bir süzdük, günlerdir aradığım yeni tat yıllardır aşina olduğum bu şişedeydi.

Birazını hemen bardağa boşalttım. Rengi demini almış çay ile aynıydı, kıvamı ise sudan farksızdı. Bugüne kadarki her yabancı tada yaptığım gibi onu da önce şöyle bir kokladım. Bana ortaokulda önünden geçtiğim buram buram fuel-oil kokan kazan dairesini hatırlattı. Şimdi sıra esas meseleye gelmişti: bu arkadaşı önce dudaklarım daha sonra boğazım ve yemek borumla selamlaştıktan sonra midemle tanıştırmak. Kadehi elime almamla birlikte aklıma, yeşilçam filmlerindeki röpteşambırlı fabrikatörler geldi. Bu o seçkin beyefendilerin yegane içkisi ve kötü adamarın bitmek tükenmek bilmeyen enerji kaynağıydı. Bir kaç damla yudumlamamla birlikte ''nıa nıa nıhahahaha'' diye küstah bir kahkaha atıverdim. Bardağın tamamı mideme indiğinde ise sanki korlaşmış bir kömür parçası yutmuş gibiydim. Boğazımdan, yemek boruma kadar her yeri yakarak ilerlemişti. Tadına gelince, benzin içmekten farksızdı. Gerçi daha önce benzin de içmemiştim ama içsem eminim bundan farklı bir tecrübe olmazdı.

Keşke tropik bir meyve tatsaydım dedim, belki de yöresel bir yemek daha akıllıca olurdu ama bir kez daha tembelliğime yenildim, yine kolay olanı seçtim yine mağlup oldum.

Murat Sezer

23 Nisan 2012 Pazartesi

Ben...

Ben bir iyilik timsali olurum, bir de kötünün kötüsü sinirlendiğimde.

Ben bir figüranım yaşam sahnesinde.

Ben bir şarkı söyleyemem, bir de sadece doğruları.

Ben bir bırakabilsem arkamdakileri daha hür olurdum.

Ben bir hayvan olsam, rakı şişesinde balık olurdum.

Ben bir işçi olsam 1 Mayıs’ ta uyurdum.

Ben bir kadın olsam dırdır eder dururdum.

Ben bir ünlü olsam kimseyi tanımazdım.

Ben bir çocuk olsam kaydıraktan kayardım.

Ben bir mahkum olsam kaşıkla tünel kazardım.

Ben bir kez olsun sadece ben olmak isterdim


Murat Sezer

21 Nisan 2012 Cumartesi

Nevişahsınamünhasır bir yazı ve muhteşem ben

Umudun tükendiği anlarda hiçbir şey yardımcı olmaz insana. Öyle anlar olur ki körün, herkesle aynı manzarayı gördüğü yerdesindir, dipte. O anlarda insanın varlık ya da yokluğa karar verebilmesi için yardımcı olacak tek şey 9 milimetrelik bir kurşundur ve ben kurşunu şakaklarımda severim.
Murat Sezer

17 Nisan 2012 Salı

Bir Vardı, Hep Vardı, Öyleydi, Böyleydi, Bitti

Kelebekler falan vardı, sonra çiçeklerden de söz edilebilirdi. Yeterlilik kipiyle çekimlenen bir hayatın sonu nasıl olurdu? Yani bütün bunların cevabı yoktu, olmalıydı. Sonra apartman boşluğu vardı, korkutucuydu. Kafasız adamlardan söz ediyordu babam, kafasız adamların yollarını nasıl olup da bulduğunu bir türlü anlamıyordum. Babam gri takım elbise giyiyordu ve Sean Connery’den çok daha yakışıklıydı, yemin ederim ki. Sonra sabah oluyordu, sabah hep çok çabuk oluyordu. Uykum yastıkta kalıyordu. Önce Galatasaray Hasan Vezir’i kaçırıyordu, sonra Fenerbahçe Semih’i. Sonra biz kulağımız radyoda maç dinliyorduk.
Birileri evleniyordu, Kurtuluş Parkı’nın etrafındaki duvarlar yıkılıyordu, Ulus’taki Akman pastanesi sosisli sandviç yapıyordu. Sandviç diye yazılıyorsa neden sandöviç diyordu bazıları?
Mavi trenler, permiler, yaz tatilleri, kırmızı bavullar, şekle girmeyen kıvırcık saçlar, çekme çikolatalar, kırmızı fesli koca küpeli zenci masklar, Pembo ve Tipitip maceraları, kiraz ve erik ağaçları, karadut dondurması, denize uçan Laura Inglas şapkaları falan vardı sonra. Çiçeklerden de söz edilebilirdi. İhtimaller o zaman da güzeldi.

Mektuplar İyidir-17

17 Nisan

Sevgili E.B,

Bugün uzun, upuzun kuyruklar gördük. Başka seçeneğimiz yok ki, diyen bir sürü insanla aynı kulvardayız artık. Halimize gülsek mi üzülsek mi bilmiyorum. Umursuyor muyum? Elbette hayır.
Araya zaman girse de bazı insanların kıymetinin değişmediğine şahit olduk, yine birlikteydik. Sahi, can kardeşim son zamanlarda ne çok şeye şahit olduk.
Her an karar değiştirebileceğimden eminsin, ben senden eminim. Kendime dair en ufak bir kesinlik taşımıyor düşüncelerim.
Ama konu sana gelince… Biliyorum ki yanımdasın, yanımda olacaksın.
Yine futboldan konuştuk, anlam veremediğimiz cümleleri masaya yatırdık. Küçük bir oyun oynadın bana, seni kandıramayacağımı bir kez daha anladım.
Her şey çok mu iyi sevgili E.B, değil. Yine de mutlu olacak bir şeyler buluyoruz işte. Adını bilmediğimiz bir çiçeğimiz var artık, pencere önünde. Real Madrid, Bayern Münih’i yener mi dersin? Oran 2,30 ama olsun.
İyi ki varsın can kardeşim, iyi ki varsın.
Bir dahaki buluşmamızda yapılacak işler listesi hazırlamalıyız, eski bir şehre gidip ev bakmayı listenin ilk sırasına yazmalıyız.
Önümüzdeki ay görüşene kadar esenlikler dilerim. Sensiz tadı yok buraların, hatırlatayım istedim.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Köpeksiz köydeki değneksiz adam

Ben en çok kendimi severdim sonra çocukları. Bir ara birini daha severdim ama şimdi pek önemsemiyorum. Sigara dumanı altında geçirilen alkol kokulu gecelerin tümünü ona adıyorum.Geriye kalan geceleri ise genelde hatırlamıyorum. Sorular sorardım eskiden, sormadığım zamanlarda ise meraktan içim içimi yerdi ama artık hiçbir şeye hayret etmiyor, ilgi duymuyorum. Yoksa uzun zaman önce öldüm de biri bana haber vermediği için mi bu garip haldeyim. Gazeteye ilan verirdim ''kendimi kaybettim arıyorum'' diye ama ''deli'' derler diye cesaret edemiyorum. Deli denmesinden değil birilerinin beni ciddiye almasından korkuyorum. İşte öyle bir şey...

MURAT SEZER

11 Nisan 2012 Çarşamba

Mektuplar İyidir-16

11 Nisan

Sevgili E.B,

Sen olmayınca konuşmanın bir önemi yok, yokmuş yani. Görüşmediğimiz aylar öğretti bana. Kaç yaşına gelirsek gelelim bir şeyler öğrenmeye devam ediyoruz, öyle değil mi? Leyleklerin kocaman kanatlarına şaşıyoruz bazen, bazen korkuyoruz. Yağmur yağıyor sonra, bir pencere kenarına ilişip insanları seyrediyoruz.

Aylar geçiyor, yaş alıyoruz, değişiyoruz, geçmişe dönüyoruz, birbirimizin cümlelerini tamamlıyoruz, hayal kuruyoruz, en son ne zaman tatil yaptığımızı hatırlamıyoruz, eski şehirlere yeni umutlar taşımayı planlıyoruz.

Hayallerin gerçek olma ihtimali elbette var can kardeşim, bu yaz yeni yollar düşecek payımıza. Biblolarımızla, kitaplarımızla, çizgi romanlarımızla taşınacağız iki yazı masasından başka bir şeye ihtiyaç duymayacağımız, kocaman balkonlu yeni evimize.

Eve dönerken mor bir Afrika menekşesi aldım kendime, pencerenin önüne yerleştirdim. Afrika menekşeleri dayanıklı oluyormuş, bizim gibi. Atlattığımız onca badireden sonra sevgili kardeşim bu yaz denizi göreceğiz. Yazacağımız onca hikâye, okuyacağımız onca kitap, güleceğimiz saçma sapan bir sürü şey var daha. Yarın yola çıkacaksın yine, kalbin bir süreliğine mengeneye sıkışacak. Sonra geleceksin, aynı yerde aynı saatte buluşacağız. Uzun uzun sarılacağız birbirimize. Birbirimizin gözlerinin içine bakacağız.

Sonbahar gelecek sonra, sonbaharda arkadaş olduk biz. Kış geldi, kardeş olduk.

Sevgili kardeşim, uydurduğun kelimeleri bile sevmekteyim.

Mektuplar İyidir-15

11 Nisan

Sevgili L.G,

Çabucak geçen aylar sonunda buluştuk bugün.Ne kadar özlediğimi görünce daha iyi anladım. Hiç yaşlanmamışsın hâlâ ilk gördüğümdeki gibisin. Ayrıca akşam saatlerinde havanın aydınlık olması sana da garip gelmiyor mu?

Ne zamandır bu kadar iyi görmemiştim seni. Gülüşün içimi acıtmadı aksine ben de daha çok neşelendim senin gözlerindeki mutluluğu görünce. Tek gördüğüm neşe de değildi üstelik umut da gördüm. Yine planlar yaptık, yazı hayal ettik. İçinde kum, güneş ve tuzlu su olan tatiller üzerine konuştuk. Ne dersin hayallerin gerçek olma ihtimali var mı?

Eski şehirlere yeni fikirlerle gitmek lazım bir de onlarca bibloyla. Yine sonbaharı bekleyelim biz çünkü bir sonbahar gününde arkadaş olduk biz. Sarı günler uğurlu geliyor bize.

Ayrıca yerel illerimizden birinde peynir sündürmesi yiyelim mi bir gün?

10 Nisan 2012 Salı

Günlük-3

Sevgili Günlük,

Öyle ya da böyle ya da şöyle geçiyor zaman. Sonuçta kendimizi boşuna yoruyoruz, her şey boş. Şimdi bu fikri, böylece olduğu gibi yani kabul edince kabul etmek bir yana bu cümlenin idrakine varınca bir şeyler için endişe etmeyi bırakıyorsun.
Bırakmalısın yani. Cümleyi idrak ettiğin halde bir şeyler için telaşlanmaya devam ediyorsan ciddi bir algı problemi yaşıyorsun demektir. Tanıdığım iyi nörologlar var, adlarını verebilirim. Psikolog ismi öneremem, tanıdığım herkes psikologa gidiyor oysa. Herhangi birinde bir değişiklik sezinlemedim, henüz. Freud’a inanmamam psikolojiyi bilim olarak görmeme engel teşkil ediyor olabilir, her şey imkân dâhilinde zaten.
Kendimi, yaşadıklarımı anlatma fikri beni rahatsız ediyor, huzursuz belki. Yaşadıklarımdan mutlu olsaydım, bütün yaşadıklarımdan yani yine de anlatmak istemezdim. Sürekli aynı şeyden söz etmek çok sıkıcı değil mi? Ve evet, sürekli aynı şeylerden söz ediyorum ben de.
Sıkıcı olmadığımı hiçbir zaman iddia etmedim zaten.
Ayrılık diyorum, yalnızlık diyorum, kimi zaman aşk diyorum, bolca sevgiden falan söz ediyorum. Kitaplar diyorum, filmler diyorum, hayatın kendi ritmi var diyorum. Çocuklardan, fotoğraflardan, kimi zaman parasızlıktan, kimi zaman ön yargılardan söz ediyorum. Ahkâm kesiyorum, şikâyet ediyorum. Çıkmadığım yolculukları, cesaret edemediğim bir sürü şeyi anlatıyorum. Acımın eşsiz olduğuna inandırıyorum kendimi ve elbette sevgimin, suskunluğumun. İçkiden, sigaradan, adamlardan, kadınlardan yola çıkıyorum sonra hiçbir yere varamıyorum.

Sevgili Günlük,

Birini seviyorsun, çok seviyorsun, olağanüstü seviyorsun, tarifsiz seviyorsun, sorgusuz sualsiz seviyorsun. O kadar seviyorsun ki karşındaki bu kadar sevgiyi ne yapacağını şaşırıyor. Sonra gidiyor; alışkın olmadığımız şeylerden korkmamız ve korktuklarımızdan kaçmamız öğretilir çünkü bize. Bizden farklı değil ki o da. Gidiyor, ardından biz bu kadar sevgiyi ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Ağlamak, sızlamak, nefret etmek, gece yarısı telefon etmek, arada sırada görüşelim demek, bize gönderdiği ve üşenmeden bir deftere kaydettiğimiz mesajları tekrar tekrar okumak, karşılaştığımız ilk an’ı unutmamaya çalışmak, her şeyden geçtim rüyamda görsem bile razıyım diye Tanrı’ya dua etmek gibi saçma sapan şeyler yapıyoruz. Zaman her şeyin ilacı, her ilişki eninde sonunda biter diye başlayan teselli cümlelerinden, o hayatına devam ediyor sen de unutmalısın diyen ortak arkadaşlardan, birlikte gittiğimiz barlardan, kitapçılardan, sevdiği yazarlardan, tuttuğu takımdan nefret etmeyi öğreniyoruz sonra. Artık kimseyi sevemeyeceğimizi o kadar çok tekrar ediyoruz ki. Öğrenmenin ilk şartıdır oysa tekrar etmek.
Biz bu acıyla baş etmeye çalışırken hayat devam ediyor. Mevsimler geçiyor, yağmur yağıyor, havalar bir ısınıp bir soğuyor, bir yerlerde birileri ölüyor, bebekler büyüyor, komik şeyler oluyor, birileri boşanıyor, birileri evleniyor, taşınanlar, kavga edenler, mutlu olanlar, ağlayanlar, sızlayanlar, şikâyet edenler, parasız kalanlar, ev sahipleri, kiracılar, yolcular…
Öyle ya da böyle ya da şöyle geçiyor zaman. Unutmak yazıldığı kadar kolay değil elbette, hatırlamak o kadar da gerekli değil.
Ne diyordum? Sıkıcı olmadığımı hiçbir zaman iddia etmedim ki ben.

Sonra...

Şimdi diyelim ki sen birini seviyorsun. O kadar seviyorsun ki, senden başka kimseler bilmiyor böyle sevmeyi. Çayı kaç şekerli içtiğini, en sevdiği rengi, hangi kalemi kullandığını, iş yerinde kime kızdığını, annesinin kızlık soyadının ilk iki harfini, en büyük korkusunu, defterlerini, sevdiği sokakları, yolculuklarda mutlaka uyuduğunu, birayı içiş hızını, yüzünde aniden beliren o gülüşün anlamını, bir zamanlar kimin canını acıttığını, fotoğraflarını, gördüğü en güzel yüzün sana ait olmadığını, kendine bile itiraf edemediklerini, sevdiği şarkıları, okuduğu kitapları, anlamadığı filmleri, sigarayı tutuşunu, özlediklerini, sızılarını, tartışmaları mutlaka kazandığını, çok az ama çok güzel kahkaha attığını, çocukluğunu, hangi yemeği sevdiğini yani işte hepsini biliyorsun.
Şimdi diyelim ki sen birini seviyorsun. O kadar seviyorsun ki, başka kimseler bilmiyor böyle sevmeyi.

8 Nisan 2012 Pazar

6 Nisan 2012 Cuma

Günlük-2

Sevgili Günlük,

Hâlâ 6 Nisan Cuma, çay içmenin ne önemi var benim için sence? Yani elbette cevap vermeni beklemiyorum, yine de cevap verebilsen muhteşem mi olurdu?
Çay içmenin diyorum. Biri “Çay içelim.” dediğinde hemen gülümsüyorum ben. Çay içmek güzel şey zira, kokusu sonra. Çayın kokusu sana da güzel gelmiyor mu? Çok güzel belki de.
İçer misin diye sormadan çay demleyen arkadaşlarım var benim, ne mutlu bana. İş yerlerine gittiğimde istemeden daha bir bardak çay getiren…
Hani âşık olmaya başladığım; ama bunu kendime bile itiraf edemediğim adam çay içelim derse biraz daha âşık olurum ben ona. Biraz daha âşık olmak mümkünse elbette.
Kahve içmeyi de severim; ama çay kadar değil. Uyanır uyanmaz çay içmeliyim kendime gelmek için. İnce belli bardakta olursa ah pek hoş olur. Ama kocaman kupalarda da çay içebilirim ben.
Çay içmenin samimiyetle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum ben, yanlış mı? Kahve daha resmi geliyor bana. Bir bardak kahve içtikten sonra hemen ikinci içilmez sanki. Ama ikinci bardak çay, üçüncüsü…
Gecenin bir yarısı üşenmeden çay demliyorum bazen, üzülmüşsem, mutluysam, üşümüşsem, keyifliysem…
Yazın limonlu çay içip ayaklarımı balkon demirlerine uzatıyorum. Kitap okurken, film seyrederken, sevgilime hiç gönderilmeyecek mektuplar yazarken, ağlarken, sohbet ederken çay içiyorum.
Çay içmenin samimiyetle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Âşık olmaya başladığım; ama bunu kendime bile itiraf edemediğim adam çay içelim dediğinde biraz daha âşık oluyorum ona. Biraz daha âşık olmak mümkünse elbette.

Günlük-1

Sevgili Günlük,

Otuz yıllık hayatımın belki de en zor günlerini yaşıyorum. Zor evet; ama her şey gibi bu zorluklar da bir gün sona erecek. Umudumu kaybettiğim anlar olsa da çoğu zaman farkındayım bu gerçeğin. Sağlığın ne kadar önemli olduğunu, görmezden gelsek de paranın gerekli olduğunu yaşaya yaşaya öğrendik; aman ne güzel.
Ama...Bütün bu karmaşanın, gelgitin arasında daha önemli bir şeyi hatırladım ben. Aile... Her şeyden daha önemli, daha kıymetli.
Dün gece kahkahalarla gülüyorduk, her şey çözüldü mü? Hayır! Sevdiğin insanların, ailenin yanında olması mutlu olmaya yetiyormuş.
Otuz yaşında mı fark ettim bunu? Elbette hayır. Ama otuz yaş ilginç bir yaşmış, evet çok ilginç.
Bugün 6 Nisan Cuma, başka bir gün görüşmek üzere hoşça kal sevgili günlük.

** Bugün ne öğrendik? Bütün sıkıntılar gelip geçiciymiş, sağlık önemliymiş, para gerekliymiş; ama en önemlisi aileymiş. Şimdi gidip ailemizle şöyle keyifli bir çay içmeli. Bu arada birilerinin aileden olması için öyle akrabalık falan gerekmiyormuş. Bunu da yazmadan öğrendik. Aferin, dağılabiliriz.

3 Nisan 2012 Salı

Mektuplar İyidir-14

4 Nisan

Sevgili E.B,

Bütün ağaçların adını bilseydim keşke, bütün çiçeklerin, bütün kuşların. Bilmiyorum, bilmediğim bir sürü başka şeyle birlikte orada öylece duruyor. Bahar gelince yani özellikle bahar gelince başlıyor keşkeler. Başka türlü olabilir miydi hayatım, belki de hayır.

Bazı ağaçların adını biliyorum yine de sevdiğim birkaç ağaç var. Çınar var, karadut var, salkım söğüt var, ıhlamur var. Bazı yörelerde ıhlamur ağacı dikilmez, gölgesinde kötü ruhlar yaşadığına inanılır. Severim ben ıhlamur kokusunu, kötülüğe aşina bir ruhum olabilir mi?

Deniz özlemi bu belki de, bozkır çocuklarının genelinde görülen. Sen martıları özler miydin, vapurları falan? Bu konuda hiç konuşmadık sanki. Sanki aylardır susuyorum, yoksun ve ben kimseye anlatamıyorum ne hissettiğimi. Gerçi ne hissettiğimi de bilmiyorum ki.

Çiçekler diyordum, bazıları çok güzel. Sümbül mesela, leylak sonra, nergis, papatya ve hüsn-ü Yusuf. Limonata içmek lâzım; ama pastane limonatası. Uzun, ince bardaklarda…

Can kardeşim gel seninle uzun bir yolculuğa çıkalım. Tren yolları, otobüs terminalleri, vapurlar hepsi olsun içinde. Beyaz, sabun kokulu pikeler, ağaç gölgesinde kahvaltı sofraları, deniz, balık, rakı, yıldızlar, şarap, şarkılar sonra, yol kenarında zeytin satan yaşlı teyzeler…
Hepsi olsun. Her şeyi ardımızda bırakalım, ne para kazanma telaşını götürelim yanımızda ne de hak etmediğimize inandığımız onca kötülüğü.

Can kardeşim bu hikâyeyi de yarım bırakalım.

Mektuplar İyidir-13

28 Mart

Sevgili L.G,

Bugün her şeyde bir eksik vardı. Havada, sende, bende. İşaretlerden bahsetmişsin iki gözüm, biz hiçbir zaman işaret ve işaretçilere uymayız ki. Uysak ya bir yolumuz olurdu ya da yolsuzluk çoktan yolumuz olmuştu.

Toprağa ektiğin tohumlar bile olması gerekenden erken boy veriyor, tıpkı ektiğin umutlar gibi. Yaza kadar bir şeyler olmalı artık.

3 vakte kadar sana yol görünüyor bunu görmek için ne telveye bakmaya gerek var ne de falcı olmaya. Kafan yine karışık yine hangi tarafa sapman gerektiğini bilmiyorsun, akışına bırak su akar yatağını bulur elbet.

Yenilgiler var bir de, bazen yenilmek daha çok şey kazandırıyor insana. Aldığım son yenilginin ne kadar yerinde olduğunu gördüm. O yüzden sıcağıyla anlamıyorsun bazen biraz soğumasını beklemek lazım.

Duydun mu bahar geliyormuş, ağaçlar çiçek açacak ya biz?

Yan Etkiler-7

Her şeyin birbirine karıştığı zamanlar vardır. Doğruyla yanlış, iyiyle kötü… Hayata dair bütün büyük sözcükleri sıralayabilirsin, işte hepsinin birbirine karıştığı zamanlar.
Aşktan ya da ayrılıktan söz etmiyorum. En kötüsü aşk ya da ayrılık değildir çünkü. Ve her zaman en kötüsü vardır. Daha çok acı vereni. Sen işte acıyla baş etmeye çalışırken konuşup duran birileri de vardır. Onlar hep konuşur zaten.
Dinlememek bir seçenek olabilir; ama seçimlerin kolay olduğunu da nereden çıkardın?

İlk Aşka Ağıt

Uzun zamandır böyle heyecanlanmamıştı. Zaten hiç heyecanlanmazdı ki o, her zaman her şeye hazırdı.İlk kez avuçlarının içi terlemiş, dizleri titremiş hatta yutkunamamıştı bile. Dedim ya uzun zaman olmuştu, hatıralar tozlanmış, içindeki ateş küllenmişti. Kalemi eline almayı düşündü ama tutamadı. Ellerini beyaz kağıtların üzerine koyup sırtını sandalyeye dayadı. Sahilde deniz havasını içine dolduruyormuşçasına derin bir nefes aldı. Nereden başlaması gerektiğini düşündü bir ara ama nereden tuttuysa elinde kaldı. O, titreyen elleriyle onları da tutamadı. Saçlarını karıştırdı, nice zamandır uzattığı tırnaklarını sinirlenip kafa derisine geçirdi, sigara içmezdi yine de bir sigara yakıp iki parmağının arasına aldı. Senelerdir yazmayışı onu sadece köreltmemiş körleştirmişti de. Önce sevdiklerini göremez olmuştu, sonra iyiyi ve kötüyü göremedi, en son beş metre ötesini bile seçemez olmuştu. Kalemi en son eline aldığı zamanı da hatırlayamadı. Tek hatırladığı çengel bulmacada gördüğü bir dizi oyuncusuna bıyık çizdiğiydi. Derin yüz çizgilerine doğru bir iki damla yaş süzüldü. Belki hatıratı aklına gelmişti belki de sadece sigara dumanı kaçmıştı gözüne çünkü sigara içmeyi de bilmezdi o. Elinin tersiyle önce o anlamsız birkaç damlayı sildikten sonra son gücüyle kalemine sarıldı ve o sözcükleri yazdı:

İlk aşka ağıt...

Murat Sezer

31 Mart 2012 Cumartesi

Bütün Bunların Bir Nedeni Yoktur Belki

Misal sen artık yorgunsun. Yine de her sabah aynı saatte uyanıp artık pek de mutlu olmadığın iş yerine gidiyorsun. Mutsuz insanlardan beklenmeyecek bir performansla çalışıyorsun. Tek gerçeğin işin zira. Konuşuyorsun, gülümsüyorsun, başkalarını dinlerken nazikçe başını sallıyorsun, onlarla birlikte sinirleniyorsun bazen, üzüntülerini paylaşıyorsun, onlar adına seviniyorsun, tebrik ediyorsun. Kendini, evini, yalnızlığını hiç düşünmüyorsun. İş çıkışı bir yerlere gidip birkaç bira içiyorsun. Kendini, evini, yalnızlığını umursamıyormuş gibi davranıyorsun.
Kapıyı açtığında bir serinlik hissediyorsun, bu ev neden hiç ısınmıyor? Kombinin derecesini artırıyorsun. Bahar geldi oysa herkes yazlıklarını çıkarmaya başladı bile. Sokaklarda kısa kolluların üzerine ince hırkalar giymiş bir sürü insan… Sen hâlâ boğazlı kazak giyiyorsun. Sahi sen neden bu kadar üşüyorsun?
Her sabah artık pek de mutlu olmadığın iş yerine gidiyorsun, mutsuz insanlardan beklenmeyecek bir performansla çalışıyorsun. Sen neden bu kadar üşüyorsun?

30 Mart 2012 Cuma

Yan Etkiler-6

Bugün hayatın garip ve eğlenceli oyunlarından biriyle daha karşınızdayız sevgili seyirciler.

Aklı başında herhangi bir insan evladının asla başına gelmeyecek şeyler neden bizim başımıza geliyor? Neden bir şey yapmaya karar verdiğimiz an çevremizdeki herkes “cık cık” sesleriyle kafalarını bir o yana bir bu yana sallıyor? Neden aynı güruh hiçbir şey yapmadığımız zaman “Ama böyle olmaz, bir şeyler yapman lâzım.” diye başlayan cümleler kuruyor?
Verdiğimiz her kararı eleştiren, bizi bizden iyi tanıyan, ne yapmamız gerektiğini bizden daha iyi bilen bu sevgili güruh neden kendileriyle ilgili kararları da bu kadar kolay veremiyor? Yargılanmamız, suçlu bulunmamız ve infaz edilmemiz neden en fazla beş dakika sürüyor? Arayıp sorulmayan olmamız normal de neden biz arayıp sormayınca umursamaz oluyoruz? Dünya bizim etrafımızda dönmüyormuş madem canına yandığımın dünyası kimin etrafında dönüyor? Biz dünyayla birlikte dönüyoruz ulan, nidaları neden hep iç sesimiz olarak kalıyor? “Bencilsin, dinlemiyorsun, bir şey anlattığımda beni yargılıyorsun.” diyen güruh üyeleri bu cümlelerin de birer yargı taşıdığını neden kabul etmiyor? Birini sevmeye cesaret ettiğimiz an yuvalarından kafalarını uzatan komşu teyze kıvamlı güruh hangi cesaretle “Kendini fazla kaptırma, nasılsa uzun sürmeyecek. Seni kim ne yapsın?” mealli cümleler kurabiliyor? Bizim geri zekâlı iç sesimiz bu ahmak cesareti ortadan kaldıramayacak kadar korkak mı?
Hangi samimiyet karşındakinin canını yakan cümleler kurmayı haklı çıkarıyor? Açık sözlü olmakla tam bir bilmem ne çocuğu olmak arasında ne kadar ince bir çizgi var? Bu insanları hayatımızda tutmamız tam da dedikleri gibi zeki olmayışımızdan mı kaynaklanıyor?

“Dağılın ulan, bu benim hayatım. İstersem hata olduğunu bile bile hata yaparım. Canım yanabilir ya da çok mutlu olabilirim. Bu benim hayatım. Siz buyurun, kendi hayatlarınızı delik deşik edin. Hiçbirinize haksızlık etmedim; siz de bana haksızlık etmeyin.” demek…
İç sesim ne kadar derinlere kaçtın?

28 Mart 2012 Çarşamba

Bunu Söyleyen Ben Olmak İstemezdim, Lâkin

Ölünüz diriniz
Her gün biriniz
Bir gün hepiniz
Mutsuz olacaksınız.

Mektuplar İyidir-12

28 Mart

Sevgili E.B,

Aklımın karmakarışık olduğu zamanlardan yazıyorum sana. Gerçi aklımın karışık olmadığı zamanlar var mıydı, hatırlamıyorum. Güneş kendini gösteriyor, yine de bir parça rüzgâr var. Bu iyiye işaret belki de.
İşaretlerin peşinden koşuyoruz sevgili kardeşim. İstediğimiz yerlere çıkmıyor hiçbir yokuş. Bu kentte yokuşlar denize çıkmıyor zaten, yine de tepelerin ardında deniz varmış gibi davranıyoruz.
Naif ve uçucu şeylerden söz ediyorlar bana. Çiçek kokusu gibi, diyor birisi. Çiçek kokusu geçicidir; ama iz bırakır, diyorum. Ben zaten çenemi hiç tutamıyorum.
Garip rüyalar görüyorum. Bütün bunların sonu nereye varacak, bilmiyorum. Bir yere varmalı mı, diye soruyorlar. Emin değilim, diyorum. Gülümsüyorlar. Karmaşayı ah ne çok seviyorlar.
Herkesi dinliyorlar can kardeşim. Kedileri, köpekleri bile, ara sırada da kuşları. Yani buradan gitmeliyiz artık.
Otobüs yolculuklarını sever miydin sen? Bir şehre sabahın ilk ışıklarıyla varmayı? Beyaz sabun kokusu ağlatıyor beni. Evet, yaşlanıyorum.
Yakında pikeler serilecek yatakların üzerine, naftalin kokusu saracak bazı evleri. Bahar temizliği yapılacak birkaç hafta sonra. Hurçlar indirilecek, kazaklar yıkanacak, aralarına beyaz sabunlar yerleştirilip kaldırılacak. Yazlıklar yıkanmaya başlanacak. Temizlenecek kıştan arda kalan ne varsa.
Bu kıştan arda kalan ne olacak sevgili kardeşim? Yenilgilerimiz mi? Her cephede yenilmiş askerler gibi miyiz? Ne dersin E.B, savaşmayı ve yenilmeyi iyi bilen ordularımız mı var bizim? Çıkarmadığımız savaşların siperlerini kazıyoruz galiba. Çıkardığı savaşların siperlerini kazan birini hiç görmedim, diyor. Ötekiler yorum yapmıyor bu konuda.
Oysa tartışılması gereken bir sürü şey var. Orta şekerli bir kahve yapıyorum kendime, balkonu yıkıyorum, çiçek ekiyorum, kitap okumuyorum ama. O şarkıları hiç dinlemiyorum.
Hayat diyorum, E.B gelip geçici. Bahar, diyorum her şeye rağmen güzel.
Bu kıştan arda kalan ne olacak sevgili kardeşim? Yenilgilerimiz mi?

Mektuplar İyidir-11

21 Mart

Sevgili L.G,

Siz hiç L.G'yi yakından gördünüz mü, gözlerinin içine hiç baktınız mı? Ben gördüm, öyle güzel bakışları var ki ayrıca o bakışların içine gizlediği, benim anlatamadığım isimsiz duyguları. 85'ten sonra kimse doğmadı onun için 89'a bile yeni alışmışken 90'ları duydu. Bir zamanlar televizyon çocuğu olduğundan şaşırmadı.

Gülüşlerinin altında ince bir elem olduğunun farkındayım, her güldüğünde içim biraz daha eziliyor. Zor şartlar altındasın, birkaç damarın cebren ve hile ile değil kan pıhtılarıyla cebelleşiyor. Unutma biz normali hiç yaşayamadık. ''Curultucu'' haplarla aranı sıkı tut, onlardan ya da herhangi bir şeyden korkma hep bir nefes uzağındayım. Ya da hapları siktir et iki kadeh viski içelim, doktorlar bir ara sıkça söylüyordu televizyonda, ''viski kanı sıvılaştırıyor'' diye koskoca hipokrat yeminli adamlar yalan söyleyecek değil ya. Velev ki yalan söylüyorlar o zaman dert edecek bir şey yok her şey bir yalanmış diyip, gülüp geçeriz.

Bir ay sonra yine görüşeceğiz ve ben seni bıraktığımdan daha iyi bulacağım. Yine aynı saatte aynı yerde...

Yan Etkiler- 5 Üzerinden 5

Her şey olabilirdi, olma ihtimali olan her şey olurdu zaten. Yağmurdan, soğuktan, açlıktan, hastalıktan, işsizlikten, umutsuzluktan, yalnızlıktan, mutluluktan, hatırlamaktan, tanımamaktan, gülümsemekten falan söz etmiyorum. Her şey olabilirdi, diyorum. O kadar.

Güneşe aldandığımız zamanlar olmadı mı hiç bizim? İnce bir hırkayla kendimizi sokağa attığımız, sonra çok üşüdüğümüz; ama çok üşüdüğümüz. Ama işte üşüdüğümüzü itiraf etmekten korktuğumuz, sahi hiç olmadı mı bizim?

Ansızın kapılarını çalabileceğimiz arkadaşlarımız vardı, bizi görünce gülümserlerdi. Çay demlenirdi, mavi çinko demlikleri hatırlıyorum. İşe yaramaz birçok şeyi hatırlıyorum ben zaten. Ne diyordum; ansızın kapılarını çalabileceğimiz arkadaşlarımız vardı bizim, neşeyle buyur edilirdik.

Yalnızlık vardı, hep vardı o. Evlerimizin başköşesinde, masadaki üçüncü sandalyede, otobüste bir sıra arkamızda, kitapçılarda, yolculuklarda hep vardı. Olmalıydı da… Yalnızlık olmazsa yaşadığımız anın değerini bilemezdik. Sahi biz yaşadığımız anların değerini bilebildik mi?

Kitaplarımız vardı bizim, altını çizdiğimiz satırlar. Biz hayatı kitaplardaki gibi zannederdik. Öyle büyük aşklar, büyük ayrılıklar falan. Hiçbirini yaşamadık, şanslı mıydık?

Her şey olabilirdi, olma ihtimali olan her şey olurdu zaten. Kalbin atış hızını tahmin etmek imkânsızdı. Bundan söz etmiyorum ki ben. Her şey olabilirdi, diyorum. O kadar.

27 Mart 2012 Salı

Öyle


Günler geçiyor, hava daha geç kararıyor artık. Bahar geldi. Dün menekşe ve sümbül ektim. Sümbül bugün çiçek açmış, oysa çiçekçi birkaç gün sürer demişti. Çiçekler herkesi yanıltıyor işte. Uyuyamıyorum, müzik dinliyorum, kitap okuyorum, televizyon seyrediyorum. Limonlu çay içiyorum, doktor içki içmemem gerektiğini söylüyor. Gülümsüyorum, aksayan ayağımı umursamadan yürüyüş yapıyorum. Sahaflara gidiyorum, eski fotoğraflar arıyorum. Tanımadığım insanların fotoğraflarını topluyorum. Yazıyorum, başım ağrıyor. Korkuyor sevdiklerim, benim için korkuyor. Kendime dair en ufak bir korku taşımıyorum oysa ben. Her şey düzelir herhalde, zamanı gelince. Düzelmezse de umurumda değil. Bütün bunları kimseye anlatamıyorum. Aklım karışık, tedirgin değilim oysa. Cevapları bulamıyorum yine de tedirgin değilim.
Bahar diyorum, gelmiş. Bir şeyler değişecek demek ki.


''Çirkinlik güzelliğin zıttı mıdır, yoksa güzellikten arta kalan mı?''

Jamal Fare

26 Mart 2012 Pazartesi


Bugün işte tam da böyle mor sümbül ektim saksıya, çalışma masamın kenarına yerleştirdim. Belki bu bahar çiçeklere su vermeyi hatırlarım, belki bu bahar...
İyi şeyler olur mu dersin? İyi şeyler... Neyse, limonlu bir çay içelim. Balkonu yıkadım, akşam serinliğine kalmadan biraz sokağı seyredelim.

Ellerin vardı sonra; uzun, yaban bir hikâye gibiydi ellerin.

24 Mart 2012 Cumartesi

Yan Etkiler- 4.5'tan 5

Çok sevgili tarçınlı çayım, canımın içi sevgilim artık bahar geldi. Havalar ısınmaya başladı, güzel bir şey elbette bu, gerçi sen güzel bir şey olduğunu düşünmeyeceksin bunun. Biliyorum yani, düşünmezsin. Sen neyi düşünürsün ki zaten, başın ağrır hemen. Aman, canımın taa şu köşesi dikkat et kendine.

Maazallah hastalanırsın falan, yok yok sen ballı ıhlamur içmekten vazgeçme. Mercimek çorbası yapayım mı sana, diye sorardım da damak tadın yok ki senin. Olsun kestane şekeri bakışlı sevgilim, ben senin için çiğ tavuk bile yerim.

Doktorum bu hastalıkla yaşamaya alışmam gerektiğini söylüyor. Bana kalırsa çok iyi uyum sağladım zaten, sol ayağımın aksamasına alıştım bile. Bu yaşta bu kadar uyum sağlayabilmek… Takdir etme, istemem can parçası sevgilim. Ben böyle de iyiyim.

Uykulu kurbağa prensim, birazdan gün doğacak. Uyandığında yine hatırlamayacaksın rüyalarını. Sonra telaşla hazırlanacaksın, sen her yere geç kalırsın. Kahve içmeden çıkma evden, afyonun patlamazsa çekilmez bir adam olursun yine. Sarma sigaralar sana göre değil, söylemiştim ciğeri beş para etmez sevgilim. Hastanelerin ilaç kokan koridorları dolanıyor nedense aklımda. Sen hastaneleri de sevmezsin, sahi sen en çok neyi seversin tebessüm düşkünü sevgilim?

Erikli kurabiyem, ısınmak için arabaların motorlarına giren haylaz kedi bakışlım, ağrı kesiciler kâr etmiyor baş ağrılarıma. Artık ayrılsak mı ne dersin? Giderken kendinden çok emin o tavırlarını, takıntılarını, bar önlerinde sigaranı yakan kırmızı saçlı, bacakları hafif aralık kadınları, hayatın sillesini yedim, canım acımaz benim diye başlayan cümlelerini, vakti zamanında buralar hep dutluktu sen bilmezsin bakışlarını, içmekten anlamadığın rakıları, içince ahmaklaştığın biraları, ağır uykularını, kâbuslarını, yazamadığın onca mektubu, senden başka kimsenin bilmediği imlâ kurallarını, sevdiğin üç-beş şarkıyı, asla okuyamayacağın okusan da anlamanın mümkün olmadığı kitapları, cesaret edemediğin ne varsa işte onları yanına almayı unutma.

Pek canım sevgilim, bir daha asla seni görmeyeyim.
Öperim…

**Murat Menteş’e hürmetler. Volkan Konak eğlenceli adam vesselam. Şimdilik bu kadar.

21 Mart 2012 Çarşamba

Kendimi Tanıtayım Yan Etkileri Aratmayayım

Allah’ın belası bir ilacı ömrümün sonuna kadar kullanmam gerekebileceğini söylüyor doktorum. En kötü bu olur yani, çok da önemli değil diyor. Önemsiz gördüğü ilaç yüzünden iç kanama geçirebilirim, ne olacak ki. Hayır depresyonda falan değilim, sadece boktan bir hayatım var.
Elbette beterin beteri vardır, yani daha kötüsü her zaman yaşanabilir. Bir olasılık varsa gerçeğe döner. Yani böyledir. Laf aramızda mühendislere ihtimallerden söz etmemek gerekir.
Sessizliğimden korkan insanlar olduğu gibi çok neşeli olmamdan da korkan insanlar var. Bugün “Neden hep acayip insanlar buluyor seni?” sorusunu dillendiren canım, ben çok mu normalim?
Ha şu da olabilir, biz aslında çok normalizdir. Yani normal olan budur da birileri bizi feci kandırıyordur. Zira birileri bizi feci kandırıyor.
Bilen bilir futbolu severim ben. Hani sahiden severim, üstelik az biraz anlarım da. Futbol sadece futboldur bana göre. Alman futbolunu gereğinden fazla teknik bulurum. Tek derdi rakip takımı oynatmamak olan, topu çevirip duran, atak yapmayan, beraberliğe razı takımlardan hoşlanmam. Ceza sahasında durup pas bekleyen golcülerden nefret ederim. Top süren, pres yapan takımları severim, uzatmalarda gol atan takımlara saygı duyarım. Bağırış çağrış maç seyrederim. Arada bir centilmen bir taraftar olabilirim. Maç bitince biraz yorumlara bakarım. Öyle sevdiğim yorumcular vardır, aynı fikirde olmasak da dinlerim.
Spor kanallarını severim, snooker da dâhil olmak üzere seyrederim.
Yani benim canım, takıntılı biriyim. İlaç diyorum iç kanamaya yol açabilir.

20 Mart 2012 Salı

Sevilen Yazarlar, Kimi Cümleler vs. vs. vs.


“Şebnem, alevleri görmezden gelerek yangınları söndüremeyiz.
Şebnem uzaya baharın gelmesi, seni bulmama bağlı.
Şebnem kalbimden senin kalbine balyozla bin pencere açayım.
Şebnem her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım.
Şebnem seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana.
Şebnem ne çok melek var yeryüzünde, tebessümün için binlercesi çalışıyor olmalı.”

19 Mart 2012 Pazartesi

Yan Etkiler-4

Bazı filmleri sevmemek lazım demek ki. Bakınız vücudum artık “Dövüş Kulübü” özentisi… Bazı dizileri de seyretmemek lazım olabilir mi?

Ben L.G’nin tutmayan sağ bacağıyım. Sülalesini sevdiğimin bana fazla ihtiyacı yoktu zaten. Ekâbirdir o, yürümeyi falan sevmez. Otobüste ayakta kalmaktan da hoşlanmaz. O gelsin, ayaklarını uzatsın, kitap okusun, çay içsin, televizyon seyretsin falan. Başka derdi yoktur. Tutmayan sağ bacak olarak halimden çok da memnunum. Siz hiç yakından gördünüz mü L.G’yi? Arkadaşım neyle beslediniz siz bunu, nasıl sulak bir arazide büyüttünüz? Bize de yazık ama bütün gün o gövdeyi taşı taşıyabilirsen. Biraz dinleneyim abicim. Lütfen.

Ben L.G’nin tıkalı beyin damarıyım. Bakmayın öyle aman da beyin damarım tıkalı diye ortalıkta gezindiğine, duygu sömürüsü yaptığına. Ben o kadar uzun zamandır tıkalıyım ki. Lâkin beynini fazla kullanma gereği hissetmediği için ancak fark edebildi. Yani sol kol ve bacak uyuşmasaydı fark edemezdi ya. Buradan sol kol ve bacağı gösterdikleri üstün performanstan dolayı kutluyorum.

Efendim doktorcum, bedenim XXL bana uygun deli gömleği bulabileceğinizi umuyorum.

18 Mart 2012 Pazar

Yan Etkiler-3

Efendim yeni bir telefon aldım kendime. Kırk beş buçuk ay taksitle. Dokunmatik ekranlı bir telefon. Gerçi dokunmatik telefon benim neyime değil mi? Telefonu sadece sağ elimin serçe parmağıyla kullanabiliyorum, o kadar yetenekliyim yani.
Yeni bir telefon aldığımı fark eden arkadaşlarım –ki fark etmeleri hiç zor olmuyor, eski telefonum otuz iki saniyede bir kapanıyordu- bir ara cümle daha –telefonla konuşurken fark eden arkadaşlarım- telefonumun markasını soruyor. Zımbırtı diye cevap veriyorum. Bu soru kolay elbette, ardından dananın kuyruğunu kopma noktasına taşıyan o soru geliyor. Modeli ne? Bilmiyorum ki ne…
Ivır zıvır 700 mü, bilmem ne s mi? Yahu bilmiyorum, bu meretin bir yerinde de yazmıyor ki, kutunun üzerinde yazıyordu; ama o kutu çoktan geri dönüşümde. (Geri dönüşüm meselesi mühim.)
Benim arkadaşlarım pek bir enteresan sorular devam ediyor. Android mi? Android ne? İşletim sistemi. Haa, bilmiyorum ki. 3G peki? Var, galiba, yani sanırım, olabilir. Sim kartı takınca mesaj gelmedi mi? Geldi galiba. O mesaja baksana… O mesajı sildim ben. Ya o telefonun mesaj kutusu nerdeyse sınırsızdır. Öyle kalabalık sevmiyorum ben. Dün fotoğraf çektim, öyle kendi fotoğraflarımı da çektim dur sana göndereyim. MMS atma ya küçücük görünüyor. Telefonunun ekranı mı küçük, benimki eşek kadar yani, fotoğraflar öyle küçük görünmüyor. MMS gönderirken fotoğrafın boyutu küçülüyor, ekran eşek kadar da olsa küçük görünür. Hımmm, yine de benim telefonun ekranı eşek kadar.
Bu konuşma karşıdaki arkadaşın sinir krizi geçirmesiyle son buluyor. Sakın yukarıdaki konuşmaya bakıp teknoloji özürlü olduğumu düşünmeyin. Bir zamanlar “Eğitim Teknolojileri Danışmanı” olarak çalışmıştım. Bilgisayarı kendi kendine öğrenen bir neslin evladıyım. Öyle program indirmek yüklemek falan meziyetlerim arasında. Bilgisayarımın kaç ram olduğunu bilmem. Bilmem gerekmiyor. Ama kuzey köprüsünü bilirim. Eski sevgilim bundan seneler evvel bilgisayar kullanmayı öğretmeye karar vermişti bana. Bilgisayarın kasasını açıp anlatmıştı. Bak bu kuzey köprüsü. Malabadi Köprüsü vardı bir de. Anasının ellerinden öptüğüm sanki ben bilgisayar tamircisi olacağım. Anlatsana bana worddü, exceldi falandı filandı. Zaten hatasını çabuk fark etti, akıllı bir adamdı. Benden ayrılması ne kadar akıllı olduğunun bir kanıtı. Sonra işte tek başıma öğrendim bilgisayar kullanmayı.
Sinir krizi geçirmeyen birkaç arkadaşım kaldı. Buradan onlara sesleniyorum, telefonumun markasını ve modelini merak etmeyin. Otuz iki saniyeden uzun konuşmamızı sağlıyor ya gerisi teferruat. Ben birazcık salak olabilir miyim? Cevabınızı pek de merak etmemekteyim.

Yan Etkiler-2

Bazı otobüs duraklarında göstermelik sıralar olur. Bu düzen göstermeliktir zira otobüs gelince sıranın sonundaki amca depar atıp herkesten önce otobüse biner. Ve ne hikmetse otobüste sadece bir kişilik boş yer vardır.
İşte böyle duraklarda bazen sıraya dilenci ya da satıcı dadanır. Durak âdetidir yanınıza bir satıcı ya da dilenci yanaşırsa asla yüzüne bakmazsınız. Otobüsün geleceği yöne doğru uzun, içli dizi oyuncusu bakışları atarsınız. Birkaç saniye sonra sıranızı savmışsınızdır. Da… Ben mutlaka gözlerine bakarım yanıma yanaşan dilencinin, satıcının. Baktığım anda sıradaki diğer insanların yüzlerinde aptal bir sırıtış peyda olur. Sıranın zayıf halkası belli olmuştur işte. Arkamdaki çocuk otobüs gelince benden önce otobüse binebilir ne de olsa ben zayıf halkayım. Başımdan savamıyorum işte kimseyi. Bir de onlarla sohbet etmeye başlamıyor muyum? Tüh, Allah kahretmesin mi beni? Sıradakilerde bıyık altı ve üstü gülüşler, cık cık nidalarıyla baş çevirme hareketleri… Allah ne verdiyse işte hepsi.
Evet, ben mendil satan ya da ayakkabı boyayan çocuklar yanıma yaklaşınca ne yapacağını bilmeyen bir insanım. Elim ayağıma dolaşıyor, evet. Ve yine evet, o çocuklarla mutlaka sohbet ediyorum.
Şarapçılardan, kendi kendine konuşanlardan, sokak insanlarından köşe bucak kaçan insanlar tanıyorum ben. Bir de onlarla dalga geçmeyi maharet sananlar var elbette.
Yani demem o ki ben zayıf halka olmayı seviyorum, siz o güzide sırıtışlarınızı alıp bir yerlere kaldırabilirsiniz. Aaa rica ederim, hiç de edepsiz değilim.

Yan Etkiler-1

Günlerin saçma bir hızla geçtiğini fark eden sadece ben miyim? Üstelik havalar da bir garip. Yağmur yağsa biraz, şöyle toprak kokusu… Belki de yağmamalı yağmur, toprak kokusu artık o kadar da güzel değil.
Garip şeyler oluyor etrafımızda, olmaz dediğimiz her şeyin gerçeğe döndüğünü görüyoruz. Bu durum bir tek beni huzursuz ediyor olamaz, olamaz değil mi?
Hiçbir şey düşünme, hiçbir şeyi kafana takma diyor tanıdığım insanlar. Boş boş duvara baksam durumumdan endişe duyuyorlar. Siz demiyor muydunuz hiçbir şey düşünme diye, işte düşünmüyorum, diyemiyorum. Aklımdan geçiririm; ama söyleyemem. Hani öyle şeyler olur ya, afiyet olsun dersin kimse cevap vermez. Afiyet olsun dedim, diye bağırmak gelir içinden. Zaten içinden gelir geçer her şey. İçindeki o sese, kafa sesine sorsan senden hazırcevabı, senden akıllısı, senden mükemmeli yok. Olmaz elbette, kafa sesi acayip sonuçta. Ama bir parça dış sese dönse… Olmaz, o kadar kolay değil işte.
Bazen korkuyorum, bazen de bir cesaret geliyor. Üstelik asıl korkmam gereken zamanlarda. O cesaret zamanları geçince, sonra üstüne düşününce salaklık diyorum. Yaptığım düpedüz salaklık. Cahil cesareti değil benimki, garip bir gözü karalık. Bu sadece benim başıma geliyor olamaz, olamaz yani.
Bazen konuşmak istemiyorum, konuşacak bir şey bulamıyorum. Ama hep konuşmamı bekliyor etrafımdakiler. Ben susunca telaşlanıyorlar. Durmadan konuşsam yine telaşlanacaklar hatta sıkılacaklar. Sessizlikten neden bu kadar tedirgin oluyoruz? Hepimiz yani, neden? Oysa sessizliği bile paylaşabileceğin birileri olmalı, bunun kıymeti başka.
Hislerim kimi zaman yanıltıyor beni yine de onlara güvenmekten vazgeçmiyorum. Hissediyorsam biliyorum demektir, diyorum. Tam burada kendime usturuplu bir küfür armağan ediyorum. Hiçbir halt bilmiyorum, son zamanlarda böyle hissediyorum.
Günlerin saçma bir hızda geçtiğini fark eden sadece ben miyim? Ağaçlar çiçek açsın artık, bahar gelsin.
Başım ağrıyor, çok ilginç değil mi bu? Evet, çok ilginç…