25 Nisan 2012 Çarşamba

Bir tat bir doku

Yıllardır vitrinin tepesinde durur, bizi izlerdi. Büyümezdi, küçülmezdi, eksilmezdi, artmazdı öylece bakardı bize. Babamın eve ilk getirdiği gün kapağını açıp, bir kadeh içip '' güzelmiş hakikaten, verdiğim paraya değdi'' dediğinen beri hiç değişmemişti. O da evin bir bireyiydi sanki, bizden tek farkı pek konuşkan olmayışıydı. Belki de o bir şeyler söylüyordu ama biz lisanını çözememiştik henüz. Göz göze gelip birbirimizi şöyle bir süzdük, günlerdir aradığım yeni tat yıllardır aşina olduğum bu şişedeydi.

Birazını hemen bardağa boşalttım. Rengi demini almış çay ile aynıydı, kıvamı ise sudan farksızdı. Bugüne kadarki her yabancı tada yaptığım gibi onu da önce şöyle bir kokladım. Bana ortaokulda önünden geçtiğim buram buram fuel-oil kokan kazan dairesini hatırlattı. Şimdi sıra esas meseleye gelmişti: bu arkadaşı önce dudaklarım daha sonra boğazım ve yemek borumla selamlaştıktan sonra midemle tanıştırmak. Kadehi elime almamla birlikte aklıma, yeşilçam filmlerindeki röpteşambırlı fabrikatörler geldi. Bu o seçkin beyefendilerin yegane içkisi ve kötü adamarın bitmek tükenmek bilmeyen enerji kaynağıydı. Bir kaç damla yudumlamamla birlikte ''nıa nıa nıhahahaha'' diye küstah bir kahkaha atıverdim. Bardağın tamamı mideme indiğinde ise sanki korlaşmış bir kömür parçası yutmuş gibiydim. Boğazımdan, yemek boruma kadar her yeri yakarak ilerlemişti. Tadına gelince, benzin içmekten farksızdı. Gerçi daha önce benzin de içmemiştim ama içsem eminim bundan farklı bir tecrübe olmazdı.

Keşke tropik bir meyve tatsaydım dedim, belki de yöresel bir yemek daha akıllıca olurdu ama bir kez daha tembelliğime yenildim, yine kolay olanı seçtim yine mağlup oldum.

Murat Sezer

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder